Gönlüme Sen Düşünce

Yaşar Kandemir hocamızın 1990 Nisan ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 050, Sayfa: 020)

Ashab-ı kiram aşık insanlardı.Tarih boyunca benzeri görülmemiş sevgi, onların sevgisiydi. Peygamber aleyhisselam’a öylesine bir aşk ile meftun idiler. Her sahabinin kendi mizacına göre bir sevme tarzı vardı. Habib-i Kibriya’nın değil şahsına, bir kılına bile zarar gelmesi, onları tedirgin ederdi. Birinin ona yan bakması, saygısızca davranması, Kur’an’da övülen o büyük insanları çileden çıkarırdı.

Kellesini Getireyim

Meşhur münafık Abdullah ibni Selül’ü bilmeyenimiz yoktur. Ölüden diriyi çıkaran kudretli Rabbim, öyle bir münafığın soyundan bir pırlanta dünyaya getirdi. Adı, tıpkı babasınınki gibiAbdullah’tı. Bedir savaşından başlamak üzere Hz. Peygamber’in bulunduğu bütün gazvelere katılmıştı.

Abdullah b. Selûl, çok zengin ve hatırlı bir kimseydi. Peygamber efendimiz Medine’ye hicret etmeden bir müddet önce, şehre başkan seçilmek üzereydi. Fakat Resûl-i kibriya efendimiz Medine’yi şereflendirince, İbni Selül’ün bütün oyunları bozuldu. Hz. Peygamber’e düşmanlığı biraz da bu yüzdendi.

İşte bu İbni Selûl, bîr gün yolun kenarında yüksekçe bir binanın duvarı dibinde yandaşlarıyla gölgeleniyordu. Derken Seyyid-i kainat efendimiz göründü. Yanında bazı sahabiler vardı. Baş münafık laf atmadan edemedi:

-Ebû Kebşe’nin oğlu bizi toza buladı, dedi. Bazı Kureyşliler Peygamber efendimize İbnü Ebu Kebşe derlerdi. Ebu Kebşe, Resûl-i Ekrem’in anne tarafından dedesi Vehb’in künyesiydi. Mekke’de bir Ebu Kebşe daha vardı. Huzaa kabilesinden olan bu zat, Kureyşli’lerin aksine putlara tapmazdı. Efendimize inanmayanlar, ya bu adama benzeterek veya ana tarafından dedesine nispet ederek ona Ebu Kebşe’nin oğlu derlerdi. İbni Selûl, Efendimiz’e laf attığı sırada, Abdullah Hz. Peygamber’in yanında bulunuyordu. Babasının bu sataşmasından dolayı son derece üzüldü ve sarsıldı,

-Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer istersen sana onun kellesini getireyim, dedi.

Resûl-i kibriya efendimiz Abdullah’ı teselli ve teskin etti:

Hayır. Babana karşı iyi davran, buyurdu.

Aslında Abdullah babasını çok sever, onun müslüman olmasını arzu ederdi. Ancak Allah’ın Resûlü hiç kimse ile kıyaslanamazdı. Onun muhabbetini, hiçbir beşer sevgisi bastıramazdı. Peygamber’e uzanan dil, kimin olursa olsun koparılmalıydı. Bütün sahabiler bunu böyle bilirdi. Bu sevgi beşerî bir sevgi değildir. Bu, gönüllere kök salmış derin bir imanın tezahürüdür. İsterseniz bu noktada, o eşsiz şefkat ve merhametiyle herkesi kendine hayran bırakmış olan Hz. Ebu Bekir’e dönüp bir bakalım. Oğlu Abdurrahman maalesef Mekke fethine kadar müslüman olmamıştı. Bedir ve Uhud savaşlarında düşman saflarında yer almıştı. Müslüman olduktan sonra bir gün babasıyla sohbet ederken dedi ki:

– Uhud savaşında seni gördüm. Fakat seninle dövüşmek istemediğim için başka tarafa yöneldim. Hz. Ebu Bekir ona baktı ve son derece samimi bir ifade ile şunları söyledi:

– Şayet orada ben seni görseydim. Başka tarafa dönmez, doğruca karşına dikilir ve seni tepelerdim.

İşte onların İslam’a bağlılığı böyleydi. Gözlerinde ve gönüllerinde sadece Allah ve O’nun Resûlü vardı. Allah’ın ve Resûlü’nün muhabbetini hiçbir şeye denk tutmazlardı.

Hadisler, imanın kemale ermesi için bu özelliğin her mü’minde bulunması gerektiğini hala söyleyip duruyor. Kaide değişmedi; ama biz değiştik. Ashab-ı kiramın Resûllullah aşkını efsane zanneder olduk.

Pis Müşrik

Koca dünya ne Asr-ı saadet gibi bir devir, ne de ashab-ı kiram gibi bir nesil görmüştür. Müşrik, baba ile müslüman oğul hikayesi bir değil, beş değil. İşte size müşrik baba ile müslüman kız kıssalarından biri. Baba, Ebu Süfyan; müşriklerin başı. İslâm’ın aleyhine olan her meselede, her savaşta baş oyuncu. Böyle bir babanın kızı ise, Resûl-i kibriyanın gül kokusunu her gün koklayan bir bahtiyar. Mü’minlerin annesi Ümmü Habîbe.

Allah elçisinin Mekke fethi için hazırlık yaptığı günlerde Ebu Süfyan Mekkeli müşriklerin temsilcisi olarak Medine’ye geldi. Hudeybiye anlaşmasını bozdukları için müslümanların kendilerine saldırmasından son derece korkuyorlardı. Ebu Süfyan da, güya Peygamber kayınpederi ya! Efendimize ricaya geldi. “Ne olur Hudeybiye Anlaşması’nı bozma; biraz daha uzat” dedi. Dedi ama Hz. Peygamber’den yüz bulamadı. Kalktı kızı Ümmü Habibe’nin evine gitti. İçeri girdi. Kızın, damadından şikayete başlamadan önce bir köşeye oturmak istedi. Oturacağı yer, Nebiy-yi muhterem’in yattığı basit örtüden ibaret yataktı. Babasının oraya oturacağını anlayan Ümmü Habîbe annemiz, örtüyü dürüp kaldırdı. Ebu Süfyan şaştı kaldı:

– Kızım, dedi. Yatağı mı bana layık görmedin yoksa beni yatağa mı?

Ümmü Habibe radıyallahü anha gayet ciddî:

-Yatağı sana layık görmedim. Çünkü o Allah’ın Rasûlü’nün yatağıdır. Sen ise pis bir müşriksin.

Ebu Süfyan, diğer müşrikler gibi, müslümanların Hz. Peygamber’e gösterdikleri saygıyı ve sevgiyi bir türlü anlayamıyordu. Öz kızının bile ona beslediği böyle bir şeyi yutamazdı. Ancak

– Kızım, sen benden ayrıldıktan sonra çok kötü olmuşsun, diyebildi.

Şunu herkes bilir ki. İslamiyet, müslüman olmayan ana-baba ile müslüman olan çocuklarının görüşmesini yasaklamış değildir. Tam aksine, bir ana-baba İslâm ile şereflenmemiş bile olsa, onlara iyilik ve ikram etmek müslüman evladın vazifesidir. Ümmü Habîbe annemiz muhakkak ki bunu çok iyi biliyordu. Ama onun gönlünde Resûl-i Ekrem’in öylesine büyük bir yeri vardı ki, babası bile olsa, manen pis olan biri onun yatağına oturamazdı. Onu böyle düşünmeye sevk eden şey gönlündeki dağ gibi imandı; muhabbet-i Rasûlullah’tı.

Canım çıkacak gibi oluyor

O güzeller güzelini dünya gözüyle gören, mâh cemaline hayran kalıp ona gönül veren ve böylece hem insanı yücelten sevginin, hem de bahtiyarlığın doruğuna eren bir kimsenin kalbinde bir başka mahluka yer kalır mı?

Şimdi Hazreti Aişe annemize kulak yerelim. Bakalım dünya ne aşklar, ne aşıklar görmüş! Validemiz anlatıyor:

Bir gün Resûlullah’ın yanına bir adam geldi ve ona dedi ki:

– Ey Allah’ın elçisi! Ben seni canımdan daha çok seviyorum. Seni oğlumdan da çok seviyorum. Bazan evde otururken aklıma sen geliyorsun. O zaman ev bana dar geliyor. Hemen kalkıp yanına geliyor ve mübarek yüzüne bakarak ferahlıyorum. Seni görmesem, canım çıkacakmış gibi oluyor. Fakat beni bir mesele düşündürüyor. Yarın ikimiz de öleceğiz. Sen cennete girince, diğer peygamberlerle beraber olacaksın. Ben ise daha aşağı mertebede kalacağım için, cennette seni bir daha görememekten çok korkuyorum.

Adam sözlerini bitirdi; fakat Hz. Peygamber ona bir cevap vermedi. Derken Nisa suresinin 69. ayet-i kerimesi nazil oldu:

“Kim Allah’a ve Resûlle itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”

İşte aşk budur. Aşık da bu sahabîdir. Yüce Rabbim bizleri onun şefaatına nail eylesin (Amin ya Muîn)