Gaybın Kapılarını Tıklatmak

Yaşar Kandemir hocamızın 1996 Eylül ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 127 Sayfa: 024)

Bütün varlığı ile Allah’a inanan, benliğinin her zerresiyle O’na teslim olan bir insanın Cenâb-ı Hakk’a dua ve niyazı daha içten, daha bir gönüldendir. Şayet o insan şu cihanın ötesindeki alemlerde cevelân eden, Kainatın Sahibi ile hususî bir alaka içinde bulunan bir Zat-ı Mükerrem, bir Habîb-i Ekrem ise, onun Allah’a yalvarıp yakarması tarif edilemeyecek derecede canlı ve samimidir.

Buna misal olarak Peygamber-i Zîşan Efendimiz’in şu duasını dikkatle okuyalım. İnsanın Allah’a yakınlığını, O’na aidiyyetini, O’na imanını, O’na teslimiyetini ve güvenini, bununla beraber O’nun karşısındaki çaresizliğini nasıl dile getirdiğine dikkat edelim.

Öte yandan insanın Allah ile irtibatını sağlayacak olan Kur’an-ı Kerîm’e nasıl yapıştığını, gönlünü kuşatan keder ve sıkıntılardan onun vasıtasıyla kurtulmayı ve teselliyi onda bulmayı nasıl dilediğini görelim. Bir şeye daha dikkat edelim: Duaları Allah katında değerli kılacak, onları kabul sınırına yaklaştıracak olan Cenab-ı Hakk’ın o sırlı ismine nasıl tutunmaya çalıştığına…

Peygamber aleyhisselam’ın, bir üzüntüye ve kedere yakalandığımız zaman okumamızı tavsiye buyurduğu o engin manalı duayı sevgili arkadaşım, ağabeyim Prof. Dr. Bekir Topaloğlu‘ nun o nefis tercümesinden sunuyorum.

“Allahım! Ben senin âciz kulunum. Senin kulun olan bir baba ile bir annenin evladıyım. Bütün varlığım senin elindedir. Benim için verdiğin hüküm daima geçerli, hakkımdaki hükmün daima adaletlidir. Sana ait olan her bir isim hürmetine, kendisiyle zatını nitelediğin, yaratıklarından birine öğrettiğin, Kitab’ına tevdi ettiğin yahut da gayb ilminde ulühiyet makamına ayırdığın ismin hürmetine senden niyaz ediyorum: Kur’an kalbimin sürûru, gönlümün nûru olsun; üzüntümü gidersin ve kederimi dağıtsın”(Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 1,391,452).

İnsanın gönlüne engin bir huzur ve güven duygusu veren şu derin manalı duayı dönüp bir daha okuyalım. Ve hele “Sana ait olan her bir isim hürmetine, kendisiyle zatını nitelediğin, yaratıklarından birine öğrettiğin, Kitab’ına tevdi ettiğin yahut da gayb ilminde ulühiyet makamına ayırdığın ismin hürmetine senden niyaz ediyorum” ifadesine dikkat edelim. Şayet bu duayı bize Efendimiz öğretmeseydi, bu sır dolu sözleri biz nasıl dile getirecektik! Bu derin hikmeti, insanoğlunun yabancısı olduğu gaybın kapılarını tıklatmayı nereden bilecektik!

“Dileyen kardeşim bu duayı tercümesinden okur. Peygamber Efendimiz’in mübarek ağzından çıktığı şekliyle okumak isteyenler de, yazımızın başına taç ettiğimiz metnini okurlar.

Nelerden Sığınmalıyız?

Dünyada güle oynaya yaşayıp gidiyoruz. Bize verilen nimetlerle yetinmek yerine, her şeyin daha fazlasını, en iyisini, en güzelini, en mükemmelini istiyoruz. Elimizdeki, avucumuzdaki, sağımızdaki, solumuzdaki, cebimizdeki, kasamızdaki şeylerden hangilerinin bizim için tehlike teşkil ettiğinin farkında değiliz. Hele kabir hayatı ile başlayan yepyeni ve bize tamamen meçhul bir alemin bizi bekleyen sıkıntılarını, tuzaklarını hiç mi hiç bilmiyoruz. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hem dünyada hem de ahirette insanı bekleyen tehlikeleri bildiğini ve onlardan Allah’a sığındığını gösteren şu duayı dikkatle okuyalım:

“Allahım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve kabir azabından sana sığınırım.

Allahım! Nefsime takvasını kazandır, onu arındır; çünkü onu arındıranların en hayırlısı sensin. Nefsimin sahibi ve efendisi yalnız sensin.

Allahım! Faydasız ilimden, ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul olmayacak duadan sana sığınırım” (Müslim, Zikir 73; Nesaî, İstiaze 13,65).

Allah tarafından kendisine, az sözle çok mana ifade etme (cevamiu’l-kelim) yeteneği verilmiş olan Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu son derece özlü duada, en önemli zaaflarımızdan bahisle onlardan Cenab-ı Hakk’a sığınmaktadır. Bu zaafların ilki acizlik yani güç kuvvetten düşüp ibadet ve tâat edemeyecek hale gelmek, ikincisi tembellik yani hayır ve hasenat yapamayacak bir gevşeklik illetine müptela olmak, üçüncüsü korkaklık yani nefsin ve şeytanın oyunlarına karşı koyamayacak derecede gevşemek, dördüncüsü cimrilik yani elindeki maddî imkanları Allah’ın rızasına uygun şekilde sarf edememek, beşincisi insanın itibarını beş paralık eden ihtiyarlık yani erzel-i ömür diye de anlatılan ömrün en kötü çağına girmek ve bildiğini unutarak büsbütün bunamak, altıncısı da kabir azabı yani dünyada işlenen günahlar sebebiyle kabirde büyük sıkıntılara duçar olmak. Çoğu kimseyi kulluk imtihanında başarısız kılan bu zaaflar herkesin başına gelebilir. Bunlardan ihtiyarlık dışında kalanlar irade gayretiyle engellenebilir. Her biri dünyamızı mahvedebilecek, bizi helak edebilecek olan bu zaaflardan Resülullah Efendimiz’in yaptığı gibi Allah’a sığınmamız gerekir.

Hadîs-i şerîfin son kısmında Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sığındığı dört şey, bütün beşeriyetin müşterek derdi olup üzerinde uzun uzun tefekkür edilmesi gereken hususlardır.

Bunlardan faydasız ilim, çok kapsamlı bir ifadedir. Öğrenildiği halde tatbik edilmeyen veya başkasına öğretilmesi gerektiği halde öğretilmeyen yahut insanın kendi sözlerine ve davranışlarına çeki düzen vermeyen, kısacası ahlakını güzelleştirmeyen ilim faydasız ilimdir.

Ürpermeyen gönül, huzur ve sükunet bulamayan gönüldür. Gönülleri huzura kavuşturan zikrullah olduğu halde, Allah’ı anmakla sükunet bulamayan bir gönül ürpermeyen gönüldür.

İnsanoğlunun başına en büyük felaketleri getiren şey doyma bilmeyen nefistir. Allah’ın kendisine verdiği rızıkla, sahip olduğu ünvan ve makamla yetinmeyen, midesi tok olsa bile mala ve paraya karşı her zaman aç olan nefis doyma bilmeyen nefistir.

Kabul olmayacak dua ise, Allah katında hiçbir değeri bulunmayan ve insana yorgunluktan başka bir şey getirmeyen boşuna çırpınışlardır.

Huzura Yakışır Dua

El açıp Allah’a dua ettiğimiz nice zamanlar vardır ki, O’na nasıl dua edileceğini bilmediğimiz için son derece manasız, basit, önemsiz ve adeta uykuda sayıklar gibi tutarsız laflar ederiz. Kendi bedenini seyreden ruh gibi o esnada perişan halimize dışarıdan şöyle bir bakabilsek, dua ve niyazların yegane mercii olan Kainatın Rabbi’nden neler istediğimize ve bu esnada nasıl bir görünüm sergilediğimize dikkat edebilsek, öyle sanıyorum ki, bu laubali tavrımızdan utanır, ben neler saçmalıyorum diye kendimize kızar ve nefsimizi kınarız.

Yüce Rabbimiz bize her şeyi olduğu gibi, kendisine yakışır şekilde dua etmeyi de öğreten şefkatli bir Peygamber göndermiştir. Bu bizim için en büyük devlet ve saadettir. Hiçbir şeyle ölçülemeyecek bir lütuf ve nimettir. Bu sebeple biz de niyazlarımızı Efendimiz aleyhisselam’ın dualarıyla güçlendirip taçlandırmalıyız. Mesela Riyazü’s-salihîn gibi hadis kitaplarının Peygamber Efendimiz’in seçme dualarını ihtiva eden bölümlerindeki veya yine Nevevî merhumunel-Ezkar’ı gibi sadece hadîs-i şeriflerden meydana gelen dua kitaplarındaki derin manalı ve özlü duaları öğrenmeli ve böylece Yüce Rabbımız’ın huzuruna yakışır niyazlara el açmalıyız.

Sevgili kardeşlerim! Cenab-ı Mevla’nın yüce divanına (bargah-ı ilahîye) sunduğunuz duaların kabul olacak dualar sınıfına ilhak edilmesini Azîz ve Celîl olan Rabbım’dan niyaz ederim.