Düşte Olsun Sevdiğim

Yaşar Kandemir hocamızın 1989 Haziran ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 040, Sayfa: 007)

Âşık Yunus:

Hak Yaratmış alemi
Aşkına Muhammed’in

derken, asırlar boyu çağlayıp gelen bir muhabbet selinin kaynağını göstermişti. Bu kaynağın da bir kaynağı olduğuna işaret eden bir başka aşık:

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl.
Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?

derken Kainatın Efendisi’nin sevgi hamurundan yoğrulduğunu, ilahî aşkın mahsulü olduğunu ve bu sebeple Habîbullah mertebesine erdiğini anlatmak istemiştir.

Onu görme saadetini tadamayan aşıklar da, asırlar boyu onun aşkıyla gönül hararetini teskin etmeye çalışmışlar, Merzifonlu Dedezâde Mehmed Hilmi gibi:

Özledi ancak bu gönlüm yâ Resûlullah seni
Düşte olsun sevdiğim, bir defa görsem âh seni

diye inleyip durmuşlardır.

Rasûlullah aşkıyla söylenen sözler, yazılan şiirler kervan yolları gibi uzar gider. Ben bu yazıda o güzelim sözlerden, o gül gül açılan şiirlerden söz etmeyeceğim. Onun yaşadığı saadet devrine giderek, onu görme bahtiyarlığına eren aşıkların hallerinden bahsedeceğim. Ona duydukları derin sevgiden, onun mübarek vücuduna dokunma, ona ait bir şeye sahip olabilme hasretiyle nasıl yanıp tutuştuklarından söz edeceğim.

Peygamber efendimizin amcası Zübeyr’in kızı Ümmü’l-Hakem, diğer sahabiler gibi, Rasûlullah (s.a.)’in bir eşyasına sahip olmak, ona dokunmak, onu hep yanında bulundurmak istiyordu. Birgün Efendimizin Ümmü Seleme validemizin evine doğru gittiğini gördü. Küçük yavrusu Abdullah b. Rebîa’nın kulağına bir şeyler fısıldadı.

Abdullah koşarak Hz. Peygamber’in arkasından yetişti ve mübarek sırtındaki hırkasını çekip almak istedi.

Rasûlullah geri dönüp de arkasında bir çocuğu görünce:

– Sen kimsin, bakayım, diye sordu.

– Ben Ümmü’l-Hakem’ in oğluyum.

– Peki, hırkamı niye çektin, yavrum?

– Annem öyle istedi. Hırkanı alıp kendine götürmemi söyledi.

Hz. Peygamber hırkasını çıkarıp Abdullah’a uzatırken buyurdu ki:

– Al bunu, annene götür. Hırkayı ikiye bolsün. Yarısını kız kardeşi Dubâa’ya versin; öteki yarısıyla da kendi örtünsün.

Bütün sahabiler şunu kesin olarak biliyordu ki, Hz. Peygamber, kendinden istenen herhangi bir şeyi esirgemeden verirdi. Hatta istenen şeye sahip değilse, onu temin etmek üzere söz verirdi.

Resûl-i kibriya’nın mübarek vücuduna değen her şeye ashab-ı kiram derin bir hasretle bakar, onu elde etmeye çalışırlardı. Çoğu zaman bu bir giyecek değil, bir saç teli, bir tırnak parçası olurdu. Bugün bazı bahtiyar camilerimizin en kıymetli hazinesi, onun bir saç teli değil midir? Bu hazineye sahip olmayan camiler, bahtiyar kardeşlerine kim bilir nasıl bir gıpta ve hayranlıkla bakıyordur!

Hulefa-yı Raşidîn’in beşincisi olarak bilinen büyük insan Ömer b. Abdülazîz, Resûl-i ekrem efendimizin mübarek tırnaklarından birkaçını elde etmişti. Zaman zaman bu en büyük hazinesini derin bir hasret ve hayranlıkla açıp seyreder, sonra da büyük bir ihtimamla kaldırıp saklardı. Yakınlarına bu hazineyle ilgili vasiyeti şu idi:

“Efendimin bu mübarek tırnaklarını, öldüğüm zaman kefenimin içine koyun!”

Resûlullah (s.a.) abdest aldığı zaman, ashab-ı kiram, onun nur vücudunu yalayan su damlacıklarına sahip olmak için yanıp tutuşurlardı. Hatta bazan bu konuda birbiriyle yarıştıkları ve işi “sen alacaktın, ben alacaktım” diye çekişmeye kadar götürdükleri olurdu.

Firas adlı bir sahabî vardı. O da Peygamber efendimizin bir şeyine sahip olmak istiyordu. Birgün Resûl-i ekrem’in yanına geldiğinde, önündeki bir tabaktan yemek yediğini gördü. Ve tabağı kendine hediye etmesini istedi. Rasülullah (s.a.) de hediye etti.

Hz. Ömer zaman zaman Firas’ın evine gider, “Hele şu tabağı bir getirin”, derdi. Resûl-i mücteba’nın mübarek ellerinin değdiği bu tabağı zemzemle doldurup kana kana içer; artan suları yüzüne gözüne serperdi.

Bu aşık babanın oğlu Abdullah b. Ömer de, Resûl-i kibriyâ’ya bir başka meftundu. Peygamber hasretiyle onun gittiği yollarda yürür, onun oturduğu yerlerde oturur, onun altında dinlendiği ağaçları kurumasın diye sulardı.

Bu aşk, bu hasret, bu aşk ve hasretin hikayesi, asırlar boyu onun aşık ümmetini avutup teselli eden tatlı birer nağme oldu. Onu sevebilmek, onun aşk ve hasretiyle gözyaşı dökebilmek, onu bir kerecik olsun rüyada görebilmek onları bahtiyar etmeye yetti. Ne mutlu onu sevenlere, onu sevenleri sevenlere…