Dünyamız Kur’an Okuyan Bir Gezegendir

Bu röportaj Haber Ajanda (Mart 2011, sayı 55) yayımlanmıştır:

PROF.DR. Mehmet Yaşar Kandemir’i ilk olarak çocuk kitapları ile tanıdık. Daha sonra yaptığı sohbetlerdeki üslubu ve samimiyeti ile gönüllerimize taht kurdu. Ama benim hayatımda Yaşar Kandemir Hocamın bambaşka bir yeri var. Gerçek Hayat dergisinde yazmaya devam ederken, yanlış yaptığım, noksan bıraktığım veya hata yaptığım her ne varsa Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine uygun bir dil ve sonsuz nezaketle düzeltti her zaman. Mesela Hz. Ali’nin (r.a) vefat tarihinde yaptığım bir yanlışlıktan dolayı doğrusunun ne olduğunu bana öğretirken “Bu tarihi biliyorum çünkü o maddeyi ben yazmıştım” diyecek kadar nazik, mütevazı ve hoşgörülü davranmıştı.

Kanser olduğumu öğrendikten sonra kendisinden dua istediğimde ise yazdığı kalbimi ferahlatan şu cümlelerle teskin etmişti beni: “Sevdiklerimizin maddi sıkıntı içinde olması elbette gönlümüzü burkuyor, hüznümüzü ziyadeleştiriyor. Bu, bizim kabımızın dar, değerlendirmemizin yetersiz oluşundan kaynaklanıyor.

Büyüklerimiz böyle olaylar karşısında Rabbimizin kendisini unutmadığını, sabrederek yeni ufuklara doğru kanat çırpmaya bir vesile çıkardığını düşünerek sevinirlermiş.

Çünkü ruhumuz kadar bedenimiz de O’nun, kendine ait bir şey üzerinde istediği tasarrufu dilediği şekilde yapar, kim ne diye bilir? Önemli olan bu imtihanın arkasındaki güzellikleri fark edebilmektir.

Yüce Rabbimiz mü’minleri, “yeryüzünde günahsız yürüyüp gidebilmeleri” için böylesi okşamalarla, aslında ileri doğru itiyor.”

Kanser gibi korkunç çağrışımları olan bir hastalığın bile, Rabbimizin bizim günahlarımızın silinmesinde ve bizi bir adım ileri götürmesinde ne büyük bir nimet olduğunu bana hatırlatan değerli Hocam, eminim ki sorularımıza verdiği cevaplarla sizlerin de gönül dünyanızda yeni ufuklar açacak.

. Sizi önceleri yazdığınız çocuk kitaplarınızdan tanıyoruz. Yazdığınız çocuk kitapları o yıllar için emsali olmayan kitaplardı. Öğretmenlik yıllarınızın bir çalışması mıydı onlar yoksa akademisyen olduktan sonra mı yazmıştınız? Çocuk kitapları yazmaya sizi sevk eden neydi? İstediğiniz maksada ulaştınız mı?

. Öğretmenlik yıllarımda çocuk kitapları yazmaya henüz başlamamıştım. 1965 yılında Sivas’ta öğretmen iken merhum arkadaşım Selçuk Eraydın ile birlikte ortaokullar için din bilgisi kitapları yazmıştık. Bu kitaplar yıllarca ders kitabı olarak okutulmuştu. O yıllarda Avrupa’da çocuklar için hazırlanan bir çocuk serisi vardı: Ayşegül. Bu seri çok güzel resimlenmişti. Türkiye’de aynen basılırdı: Kilisesi, papazı, domuzuyla birlikte. İçinde İslâmî tek bir bilgi bulunmayan bu kitapların çocuklarımızı olumsuz manada etkilediğine inanır ve çok üzülürdüm. Ah biz de bu güzellikte çocuk kitapları yayımlayabilsek diye yanar tüterdim.

 

1970’li yılların sonuydu. Bir gazete, Almanya’da çalışan ailelerin çocuklarıyla Kapıkule’de bir röportaj yayımlamıştı. Gazeteci, çocuklara “Peygamberimizin adı nedir?” diye soruyor, birkaç çocuk aynı cevabı veriyordu: “Atatürk!” Bunu okuyunca sarsılmıştım. Günlerce kendi kendime: “Biz ilmî çalışmalar yapıp duralım, çocuklarımız elden gidiyor” diye söylenip durmuştum.

 

O yıllarda İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde Hadis ve İslâm Ahlâkı okutuyordum. Enstitümüz henüz üniversiteye katılmamıştı. İ.Ü Edebiyat Fakültesi Arap Filolojisi’nde de doktoramı hazırlıyordum. Haftada bir gün de Dame de Sion Fransız Özel Kız Lisesi’nde din bilgisi dersi veriyordum. Rahibelerin ellerinde gördüğüm çocuklar için yazılmış dinî kitapların nefis baskısına, özellikle de Hz. Îsâ ile ilgili gönül okşayan resimlerine hayranlıkla bakardım.

 

6-9 yaş grubu için on kitaptan oluşan Dinim Serisi’ni yazmaya işte bu duygular altında başladım. Kelime-i Tevhid’i işlediğim ilk kitabım olan Dine Doğru’yu yazınca, Damla Yayınevi’ne gittim. Yayınevinin sahipleri arkadaşlarımdı. Bunu resimletelim diye yola çıktık. Resimlerini çok beğendiğim bir ressama kitabı verdik. Ressam benim sıkı takibime rağmen 32 sayfalık kitabı tam iki yılda resimleyebildi. Bu kitabımın resimlerinin çok güzel olduğunu düşünürüm. Ama bu yavaş tempoya dayanamazdım. Ortada bir yangın vardı. Çocuklarımız elden gidiyordu. Biz bu yangına yeteri kadar su taşıyamıyorduk. İşte bu sebeple diğer kitapları daha hızlı resim yapan birine verdik. Ne yazık ki, birinci kitap dışında Ayşegül serisinin kalitesini tutturamadık. Bu arada daha süratli resim yaptığını söylediğim ressamla başka sıkıntılar da yaşıyordum. Bir defasında ona: “Şu sayfaya dua eden bir çocuk resmi koyalım” demiştim, ressam resmi yaptı getirdi, ama çocuk Hıristiyanlar gibi iki elini birbirine bitiştirerek dua ediyordu. Bu tür mecburiyetler yüzünden serinin son dört kitabını fotoğraflarla yayımlamak zorunda kaldık. Daha sonra 5 kitaptan oluşan iman serisini yazdığım günlerde Sahaflarda National Geographic dergisinin eski sayılarından oluşan bir koleksiyon gördüm. İçinde çocukların sevebileceği güzel resimler vardı. O koleksiyonu yayıncıya aldırdım ve günlerce üzerinde çalışarak resim seçtim. İman serisi de öyle yayımlandı.

“İstediğiniz maksada ulaştınız mı?” dediniz. Kitapları resimleme konusunda istediğim hedefe ulaşamadım. Ama ele almayı düşündüğüm konuları hamdolsun yazdım. Saydıklarımdan başka, 20 kitapta peygamberleri, 8 kitapta Peygamber Efendimizi (s.a.v) 7 kitapta ahlâk konularını işledim. Çocuklar için yazdığım 50’den fazla kitapla maksadıma bir ölçüde ulaştığım söylenebilir.  Sözünü ettiğim bilgisizlik yangını sadece çocukları değil, büyükleri de yakıp kavurduğu için, güzel dinimizi halkımıza da anlatma gereğini duydum ve onlar için de çeşitli kitaplar yazdım.

 

. Günümüzde eskiden olduğu gibi çocukları yalnız aileler yetiştirmiyor. “Çevre” dediğimiz şeyin sınırları ise neredeyse bütün dünyayı kapsayacak şekilde genişledi. Çocuklar ve gençler dünyaya bir tıklama mesafesi uzaktalar artık. Böylesi karmaşık bir ortamda, çocuk ve gençlerin İslamî hassasiyet duyarak yetişmeleri için siz ailelere ne tavsiye edersiniz?

 

. Şeytan eskiden daha büyük yaş gruplarıyla uğraşırdı, şimdi o da metot değiştirdi. İnsanları daha küçük yaştan itibaren günaha hazırlamaya çalışıyor. Bugün çocuklar için tehlike olan şeyler daha fazla. Yavrularımızın İslâmî hassasiyetten hiç kopmamaları gerekiyor. Bunun için de anne babanın çok erken bir dönemden itibaren çocuklarını geleceğe hazırlaması icap ediyor. Çocuk etrafını fark etmeye başlayınca, İslâmiyet’in âdeta hava gibi her yerde, hayatının her safhasında var olduğunu hissetmeli. Çocuk anne ve babasının, varsa diğer büyüklerinin birlikte yani cemaatle namaz kıldıklarını görmeli. Sudaki balık gibi kendini namazın içinde hissetmeli. Kulakları ezanla, kametle, zikirle, tesbihle, dualarla dolmalı. Anne ve babasının, birlikte dinî kitaplar okuduklarını, özellikle hadis kitapları, meâller, siyer kitapları okuduklarını görmeli. Çocuklar duyduklarını anlamaya başlayınca, bu defa yine ailece dinî çocuk kitapları okunmalı. Ve bu sırada manevi duygular coşkulu bir şekilde yaşanmalı. Çocuk, anne ve babasının gözlerinin nemlendiğini görmeli. Peygamber hasreti çekmenin güzelliğini onlardan öğrenmeli. Anne ve babalar bu toplantıları çocukları için cazip hale getirmeli. Bu sırada bir şeyler yenip içilmelidir.

 

. Özellikle Batı dünyasında bir icat veya yeni bir bilimsel keşif yapıldığında “bu zaten Kuran’da vardı” gibi yaklaşımları çok duyuyoruz. Bu tür bir yaklaşımı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

. Kur’ân-ı Kerîm bir hidâyet kitabıdır. Fizik, kimya kitabı değildir. Onun hedefi Allah’ın kullarına doğru yolu göstermektir. Bununla beraber Yüce Kitabımızda bilimle, kâinatla ilgili âyetler vardır. Yağmurun yağması, rüzgârın esmesi gibi birçok konuyla ilgili olarak teknik bilgiler vermiştir; modern ilim de bu bilgileri doğrulamıştır.

 

Bildiğim kadarıyla “Bu zaten Kur’an’da vardı” görüşü En’am sûresinin 59. âyetindeki bir ifadenin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmıştır. Âyetteki bu ifade şöyledir: “Yaş, kuru ne varsa hepsi gerçeği apaçık gösteren bir kitaptadır.”

 

Bazıları bu “kitap”ın Kur’ân-ı Kerîm olduğunu sanmıştır. Bu âyette sözü edilen kitap Kur’ân-ı Kerîm değil, kâinatın başlangıcından sonuna kadar olacak her şeyin yazıldığı Levh-i Mahfûz’dur. Kısaca belirtmek gerekirse bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk’ın olacak her şeyi bildiği ve onları kaydettiği belirtilmektedir.

“Bu zaten Kuran’da vardı” anlayışı ne kadar yanlışsa, “Kur’an bir bilim kitabı değildir” anlayışı da tamamen doğru değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de modern ilimleri doğrudan ilgilendiren pek çok âyet vardır. Modern ilmin verileri, Kur’ân-ı Kerîm’in kâinatla ilgili haberlerini doğrulamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm bizi kâinata bakmaya ve oradaki sayısız mucizeyi fark etmeye çağırmaktadır.

 

. Hocam Kuran’ın tarihselliğinden bahseden, yani bir takım hükümlerin tarihsel süreç içinde değerlendirilmesi gerektiğinden ve o günkü hükümlerin bugün geçerli olmadığından bahsedenler var ve bu insanların çoğu da ilahiyatçı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

. Sözünü ettiğiniz görüşü savunanlar, şarkiyatçıların diğer adıyla müsteşriklerin tesirinde kalmış, İslâmiyet’i ruhuna sindirememiş kimselerdir. Şarkiyatçılar Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî bir kitap olduğunu kabul etmezler, onu Peygamber Efendimizin yazdığını iddia ederler. Hal böyle olunca da işlerine gelmeyen âyetlerin zamanla hükmünü yitirdiğini ileri sürerler. Kur’ân-ı Kerîm üzerinde ulu orta konuşmak, âyetlerini istedikleri gibi tenkit etmek suretiyle onu basitleştirmeye ve Müslümanların ona olan inancını sarsmaya çalışırlar. Bir kısım ilâhiyatçılar, sözde Müslüman olmaları itibariyle Kur’ân-ı Kerîm’in insan kelâmı olduğunu söylemeseler bile bazı âyetlerin zamanla yürürlükten kalktığını söyleyerek şarkiyatçıların ilmî görüşlerini desteklemiş olurlar. Esefle belirtelim ki, o bir kısım ilâhiyatçıların arasında Kur’ân-ı Kerîm’i Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) yazdığını söyleyenler bile vardır. Gerçek şu ki Yüce Kitabımız, Asr-ı saâdetten kıyamete kadar gelecek bütün insanlara Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği bir hayat kitabıdır. Onun tarihsel olduğu zannedilen âyetleri, zamanın muhtelif kesimlerinde insanlığın dertlerine çözüm getirmeye devam edecektir.

 

. Emr-i bil mâruf nehy-i anil münker’i bize açıklar mısınız? Emr-i bil maruf kimlere yapılır/yapılmalıdır?

 

. Bu terimin doğru telaffuzu “Emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker” şeklindedir. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak demektir. İyilik (ma’rûf); aklın kabul ettiği, dinin güzel görüp benimsediği şeydir. Kötülük (münker) de bunun aksidir. Daha açık bir söyleyişle, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şeriflerde yapmamız istenen her şey ma’ruftur, iyidir. Rabbimizin ve Sevgili Efendimizin (s.a.v) kaçınmamızı, uzak durmamızı istediği her şey de kötüdür, münkerdir.

 

Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanların bir özelliğinin iyiliği teşvik etmek, kötülükten sakındırmak olduğunu söylüyor. Müslümanların arasında bu işi yapacak bir insanların yetiştirilmesini emrediyor.

 

Peygamber Efendimiz de (s.a.v) “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse diliyle değiştirmeye çalışsın, buna da gücü yetmezse kalbiyle nasıl değiştireceğini düşünsün” buyurmak suretiyle işin ehemmiyetine dikkatimizi çekiyor.

 

Emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker, bizim değerlerimizi bilmeyenleri bilgilendirme ve onlara öğüt verme mahiyetinde, bilip de uygulamayanlara ise ikaz, uyarı mahiyetinde yapılır. Peygamber Efendimiz  (s.a.v) bizi, kendisinin bildirdiği gerçekleri duymayanlara duyurmaya teşvik etmiş, bu görevi yapanlara da “Allah onların yüzünü ak etsin!” diye dua buyurmuştur. Çok önemli bir gerçek de, emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münkerin hikmetli bir tarzda ve güzel bir üslûpla yapılmasıdır. Aksi halde faydadan çok zarar verilmiş olur.

 

Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine güzel dinimizi öğrettiği, bunun yanında güzel yazma veya güzel konuşma özelliği verdiği her insan, yazılarıyla ve konuşmalarıyla emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker görevini yapmakla yükümlüdür ve sahip olduğu özelliklerin zekâtını diğer kardeşlerine vermek zorundadır.

 

. Resulullah’ın (s.a.v) hayatında sizin kalbinize özellikle tesir eden bir dönem var mı?

. Resûlullah Efendimizin (s.a.v) hayatının her safhası gönlümüzde derin duygular uyandırır. Fakat Mekke döneminde, İslâmiyet’i tebliğ etmeye başladığı günlerde, kâfirlerin zulümlerine karşılık veremedikleri zamanlarda çektikleri acılar beni pek kederlendirir. O günler kendilerine yapılan her türlü haksızlığı sineye çekmek zorunda kaldıkları günlerdir. Hele yoksulların ve kölelerin zengin efendilerinin işkencelerine dayanacak güçleri kalmadığı, Fahr-i Âlem Efendimizin yanına gelip: “Yâ Resûlullah! Bizi kurtarması için Allah’tan yardım istemeyecek misin? Bizim için dua etmeyecek misin?” diye boyun büktükleri acı dolu günler unutulacak gibi değildir. Kâinâtın Efendisi onları ancak eski devirlerden misaller vererek teselli ederdi: “Kardeşlerim!” derdi, “Sizden önceki devirlerde nice yiğit Müslümanlar ne büyük çileler çekmişlerdir, bir bilseniz! Kâfirler onları kazdıkları çukurlara gömerlerdi. Vücutlarını testereyle ikiye biçerlerdi. Bedenlerini demir taraklarla tararlardı. Etlerini parça parça ederlerdi. Bütün bu zulümlere rağmen onlar yine de dinlerinden dönmezlerdi…”

 

Daha da acısı, dayandığı iki büyük çınar birbiri ardına devrilmişti. Sevgili eşi Hz. Hatice ile hâmisi ve amcası Ebû Tâlib kısa aralıklarla vefat etmişti. Bunun üzerine kâfirler baskılarını artırmışlardı. O günlerde ne büyük ümitlerle gittiği Tâif’ten hakaretler görerek dönmüştü. Dönmüştü ama Mekke’ye giremiyordu. Azgın kâfirlerin kendisine bir şey yapmasından çekindiği için evine bile gidemiyordu. Ancak daha anlayışlı bir başka kâfirin himayesine girerek Mekke’ye girebilmişti…

 

. Dilimize yerleşen ve dinimizde büyük önem taşıyan  “kul hakkı” diye bir kavram var. Kul hakkı nedir? Bu konuda neyi esas alıp nelere dikkat etmeliyiz?

 

. İnsanların dokunulmaz hakları vardır. Herkesin canı, malı, ırz ve namusu dokunulmazdır. Bunlara zarar vermek kul hakkını çiğnemek olduğu gibi, kendisine ait olmayan şeyleri haksız yolla elde etmek de kul hakkını çiğnemektir. Hırsızlık yapmak, ölçerken ve tartarken hile yapmak, emanete hıyanet etmek, başkasının malını gayr-i meşru yollarla yemek, kandırmak, rüşvet vermek, borcunu ödememek kul hakkına tecavüz etmektir. Bunlar maddî haklardır. Bir de insanların kişilik hakları vardır. Bunlar da manevi haklardır. Birine iftira etmek, kötü lakap takmak, biriyle alay etmek, birini arkadan çekiştirmek ve onun gıybetini yapmak onun manevi şahsiyetine zarar vermektir.

 

İnsanların birbiri üzerinde başka türlü hakları da vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle söyleyecek olursan varlıklı kimselerin üzerinde yoksulların hakkı vardır. Zengin yoksula zekâtını verecek, ayrıca onun ihtiyaçlarını öğrenip yardım edecek.

 

Kul hakkı bunlarla da bitmiyor. Anne babanın, akrabanın, komşuların da hakları vardır. Bunlar da kul hakkıdır.

 

Bütün bu konularda son derece dikkatli davranmalı, üzerine kul hakkını geçirmemelidir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şeriflerde zerre kadar haksızlık edenin bunun cezasını mutlaka çekeceği belirtilmektedir.

 

Bilinmesi gereken bir şey de kul hakkından kurtulmanın iki yolu olduğudur. Biri, kime borcu varsa onu ödemek, diğeri de helâlleşmektir. Dünyada kul hakkından kurtulmayan kimse, Peygamber Efendimizin (s.a.v) haber verdiğine göre, âhirette kendilerine borçlu olduğu kimselere sevaplarını verecek ve böylece müflis durumuna düşecektir. İnsanı en çok da bu manzara korkutmalı ve kimsenin hakkını üzerine geçirmemeye dikkat etmelidir.

 

. Değerli Hocam bize İslam ve teslimiyet ilişkisini izah eder misiniz?

 

. İslâm teslim olmak, itaat etmek demektir. Cenâb-ı Hakk’ın varlığını kabul ettikten sonra onun son Peygamberi (s.a.v)vasıtasıyla insanlığa gönderdiği dine gönül vermek, onu yaşamak, gereklerini yerine getirmeye gayret etmek demektir.

 

Teslimiyet, aynı zamanda verenin ve alanın sadece Allah (c.c.) olduğunu kabul etmektir. Vermenin de almanın da O’nun hakkı olduğunu, kulları üzerinde dilediğince tasarruf edebileceğini bilmektir. Teslimiyet, faydanın da zararın da O’ndan geldiğine bütün benliği ile inanmaktır. Müslüman Cenâb-ı Hakk’a öylesine teslim olacak ki, bütün insanlar bir araya gelip kendisine bir fayda sağlamaya çalışsalar, Allah’ın kendisi için takdir ettiği faydadan daha fazlasını veremeyeceklerine bütün varlığıyla inanacaktır. Yine bütün insanlar bir araya gelip kendisine bir zarar vermeye kalksalar, Allah’ın kendisi için takdir ettiği zarardan daha fazlasını veremeyeceklerini bütün kalbiyle kabul edecektir. Kısacası teslimiyet, kul üzerindeki tek hâkimin Allah olduğu inancıyla bütün endişeleri ve hesapları terk etmektir. “Ben O’ndan geldim yine O’na döneceğim” rahatlığı içinde olmaktır.

 

. Hastalık hâlinde Allah c.c daha beterinden koruduğu için şükrettiğinizde “çok şükür denmez bu durumda ancak hamdedilir” diye yaygın bir inanış var. Hamdetmek ve şükretmek arasında nasıl bir fark vardır. Nelere şükredilir ve nelere hamdedilir?

. Hamd; Cenâb-ı Hakk’ı övmek, methetmek demektir. Kul her hal ve durum için Rabbine hamd etmelidir. Bunun güzel bir misali Peygamber Efendimizin aksıran kimsenin “Elhamdü lillahi âlâ külli hâl” yani başa gelen her şey için Allah’a hamd olsun demesini tavsiye buyurmasıdır.

 

Şükür ise, verdiği nimetlerden dolayı Cenâb-ı Hakk’a teşekkür etmek demektir. Buna göre hasta olan biri, “Bu hastalığı bana Allah verdi, çok şükür” dememelidir; bunun yerine “Bu hastalığı bana Allah verdi, hamdolsun” demelidir. Öte yandan Cenâb-ı Hak hastalıktan koruduğu için O’na şükretmelidir. Çünkü sağlık bir nimettir.

 

Doğrusu bu inanışın nereden kaynaklandığını bilemiyorum. Ama İbrahim sûresinin 7. âyetindeki “Eğer şükrederseniz, elbette size daha çok veririm” ifadesi bu konuda bir ipucu olabilir.

 

. Günledik hayatımızda kullandığımız dil, sürekli değişiyor ve dönüşüyor. Bizler de artık o değişen ve dönüşen kelimelerle konuşuyor ve düşünce dünyamızı da o kelimelerle belki yeniden inşa ediyoruz. Mesela “bereket” gibi bir kelime yerine artık rahatlıkla “verimlilik” kelimesini kullanabiliyoruz; “verimli sohbet” , “verimli alışveriş” vs.

 

Dil ve inanç arasındaki bağ konusunda hayatımızı daha bereketli hâle getirmek için bize neler önerebilirsiniz?

 

. Milletimizin en ağır imtihanlarından biri dil değişimidir. Sürekli değişen ve dönüşen dil yüzünden, kültürümüze ve manevi değerlerimize yabancılaşıyoruz. Bir önceki neslin bize bıraktığı mirası anlayıp kavramakta zorlanıyoruz. Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerdeki, kaynak kitaplarımızdaki bize şahsiyetimizi kazandıran terimlere yabancılaşıyoruz. Yitirdiğimiz her terimle birlikte ruh dünyamızda derin bir boşluk meydana geliyor. Yani suyu kaynağından içemediğimiz için suya kanamıyoruz. “Çorbanın suyunun suyu” ile yetinmek zorunda kaldığımız için de açlığımızı gidermiyoruz.

 

Dinî ve millî değerlerini daha sonraki nesle aktarma sorumluluğunu hisseden herkes bu sıkıntıyı yaşıyor. Ben de bu konuda bocaladım. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nin çıktığı günden beri hadis bölümünü yönetiyorum. 39. cildini de tamamladığımız bu ansiklopediye birçok madde yazdım. Hedefimiz kendi kültürümüzü ortaya koymak olduğu için orada sözünü ettiğim sıkıntıyı yaşamadım. Ama çocuklarımıza dinî değerlerimizi anlatırken zorlandım. Kültür dilimizi muhafaza ederek yeni nesil için az anlaşılan, bu yüzden de az okunan bir yazar mı olmalıydım, yoksa çocuklarımıza hitap edebilmek için onların rahatlıkla anlayacağı sade bir dil mi kullanmalıydım. Herkes beni anlasın diye sade bir dil kullanırsam “dil” gidecekti. Anlaşılır olmayı düşünmeden yazarsam, dinimizi öğretemeyeceğim için bana göre “din” gidecekti. Hâlbuki benim görevim dini anlatıp öğretmekti. İster istemez sade dili tercih ettim. Aynı sıkıntıyı meâlimizi hazırlarken de yaşadım. Aynı gerekçeyle “sâlih amel” yerine “iyi ve güzel iş” mi demeliydik. “Gayb” yerine “duyular ötesi gerçekler” mi demeliydik. Yine sade dili tercih edersek, bu defa yeni nesiller kendi terimlerimize yabancılaşmış olacaktı. Terimleri yitirmek kendimizi yitirmekten farksızdı. Onun için meâlimizde “sâlih ameli, gaybı, hamdi, takvâyı, müttakiyi” kullanmayı, ama bunları dipnotlarda açıklamayı uygun gördük.

 

Anlaşılır olma endişesi taşıdığımız için “verimlilik”i kullanacağız. Ama  “bereket”i kullanmaktan vazgeçmeyeceğiz. Maalesef bu bizim çilemiz, derdimiz, hüznümüz…

 

. Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali çalışmanıza ne zaman ve kimlerle başladınız? Hangi merhalelerden geçtikten sonra bu çalışma bize ulaştı?

 

. Meâl çalışmamızın iki safhası var. Birinci safhası şöyle: On bir yıl önce üç arkadaş bir talep üzerine meâl çalışmasına başlamıştık. Bu çalışma üç yıl içinde bitirilecekti. Herkes iki yıl içinde on cüz hazırlayacaktı. Üçüncü yıl müşterek çalışılacak ve meâle son şekli verilecekti. Kararlaştırdığımız gibi ben ödevimi iki yıl içinde yapmıştım. Arkadaşlarım da çalışmalarını tamamlasın diye birkaç ay daha bekledim. Onlar bir hayli geride oldukları için bana arzu edersem ayrılabileceğimi ve bu işi kendi başıma ikmâl edebileceğimi söylediler. Böylece bu çalışmanın birinci safhası tamamlanmış oldu. İkinci safhası ise şöyle: İş başa düşmüştü. Kur’ân-ı Kerîm’e vukuflarıyla bilinen iki arkadaş daha bulmalıydım. Ümit Şimşek kardeşimin Kur’ân-ı Kerîm üzerinde çalıştığını, çok yönlü bir insan olduğunu, özellikle de bilimsel konulara temas eden âyet-i kerîmeleri çok güzel yorumladığını biliyordum. Ona nasıl bir meâl hazırlanması gerektiği yönündeki düşüncelerimi açtım ve kuracağım ekipte yer almasını rica ettim. Allah ondan razı olsun, memnuniyetle kabul edeceğini söyledi. Bir diğer arkadaşım Halit Zavalsız benim eski talebelerimden biriydi ve Marmara İlâhiyat Fakültesi’nde Arapça hocasıydı. Herhangi bir âyetin meâlinden birkaç kelime söylendiğinde, hemen onun metnini okuyacak ve yerini gösterecek kadar da Kur’ân-ı Kerîm’e vâkıftı. Ayrıca Kur’an’ın rahat anlaşılması için görüşleri ve çabaları vardı. Teklifimi ona da götürdüm. O da ekibimizde yer almaktan zevk duyacağını söyledi. Herkes kendine verilen sûreleri hazırladıktan sonra, arkadaşlarının görüşlerini almak üzere çalışmasını onlara verdi. Sonra bir araya gelinerek farklı görüşler te’lif edildi. Kısacası bu ikinci ekip altı yıl kadar daha çalışarak elinizdeki meâli hazırladı.

 

. Sizin bu çalışmanızı diğer meallerden ayıran özellikler nelerdir?

. Meâlimizin belli başlı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Murâd-ı ilâhîyi düzgün bir Türkçe ve anlaşılır bir üslûpla ifade etmeye çalıştık.

2. Âyetleri en iyi açıklayan yine âyetlerdir. Çünkü Yüce Rabbimiz bir yerde kısaca ifade buyurduğunu, bir başka yerde daha geniş bir şekilde anlatmıştır. Herkes Rabbinin kendisine ne söylediğini kolayca anlasın diye, bir konuyla ilgili âyetleri mümkün olduğu kadar bir yerde toplamaya çalıştık.

3. Âyetlerin ilk müfessiri Peygamber Efendimizdir. Zira hadîs-i şerifler âyet-i kerîmelerin tefsirinden başka bir şey değildir. Ama bu hadisler hem güvenilir kaynaklardan alınmalı hem de kaynaklar mutlaka gösterilmelidir. Bunu yapmaya çalıştık.

4. Kur’ân-ı Kerîm’de bilimsel konulara temas eden, tabiat bilimlerinin alanına giren yüzlerce âyet vardır. Mevcut meâllerde bu konuya hiç temas edilmez. Hatta birçok tefsirde bu mevzûda pek bir şey söylenmez. Şurası muhakkak ki, Kur’ân-ı Kerîm bir tabiat kitabı olmadığı için bu konudaki açıklamalar hidayet açısından ele alınmalıdır ve herkesin kolayca anlayabileceği ansiklopedik bilgiler seviyesinde olmalıdır. Meâlimizin bu cephesini Ümit Şimşek kardeşimin bu konudaki engin bilgisine ve nefis Türkçesine borçluyuz.

5. Bol dipnotlu meâllerde açıklamalar arka sayfaya taştığı için parmağınızın bir sonraki sayfayı çevirmeye hazır durumda olması lazım. Hâlbuki okuyucu bir âyetin açıklamasını okurken ikide bir sayfa çevirmekle uğraşmamalı, okuduğu âyetle ilgili bilgiler gözünün önünde olmalıdır. Bu kolaylığı sağlamak maksadıyla meâl ve metinleri dipnota göre ayarladık. Yani iki sayfaya ne kadar âyet, meâli ve dipnotu sığıyorsa, oraya o kadarını aldık.

6. Bizim meâlimizde bir güzellik daha var: Kur’an metnini meâli ile karşılaştırarak okumak isteyenler için, âyet ile meâli aynı hizadadır. Okuyucu başını bir aşağı bir yukarı kaldırıp indirme zorunda kalmadan göz ucuyla âyet ile meâlini aynı anda okuyabilir.

 

. Değerli Hocam Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kuran’ı Kerim Meali’nin takdim yazısında, dünyayı; sürekli Kur’an okuyan bir gezegen olarak tarif ediyorsunuz.  Bu enfes tarifi okuyucularımız için biraz açar mısınız?

 

. Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’i her fırsatta, ama öncelikle en önemli ibadet olan namazda okurlar. Namaz vakitleri, yeryüzünde Doğu’dan Batı’ya doğru giderken 24 saatin her ânını kapsayacak şekilde düzenlendiği için gezegenimizde her an namaz kılınmakta ve her an Kur’an okunmaktadır. Müslümanlar sadece namazda değil, Allah’ın (c.c.) kelâmıyla ruhlarını yıkamak için fırsat buldukça ilâhî kitabı açıp okurlar. Bir de hâfızlık yapanları, onu ezberlemeye çalışanları, namazlarını hatimle kılmaya özen gösteren hâfızları düşünelim. Bizim memleketimizde on binlerce hâfız ve hâfızlık yapmaya çalışan pek çok bahtiyar vardır. Diğer İslâm ülkelerinde ise insanı hayran bırakan hâfızlık âdetleri vardır. Size onlardan birini nakledeyim: Pakistanlı çağdaş âlimlerden İhsan İlâhî Zahîr, eş-Şî`a ve’s-sünne adlı eserinde (Lahor 1984, 23. baskı, s. 123), Pakistan’ın Pencap eyaletinin Gücrât ve Cehlem şehirlerinde 400.000 (dört yüz bin)den fazla insanın yaşadığını, bu iki şehrin köyünde ve kentindeki kadın erkek bütün Müslümanların Kur’an hâfızı olduğunu söylemektedir. İslâm dünyasının başka yerlerinde Kur’an ezberlemekle ilgili kim bilir daha başka ne güzel gelenekler vardır. Buna göre dünyamız gerçekten de Kur’an okuyan bir gezegendir.

. Hayırlara vesile olduğuna inandığım Şifa-i şerif sohbetleri ile ilgili okuyucularımıza neler söylersiniz değerli Hocam? Nasıl başladınız? Bu sohbetlerden beklediğiniz bir netice var mıydı? Ona ulaştınız mı?

 

. Şifâ-i Şerîf, hicrî 544, milâdî 1149 tarihinde vefat eden Endülüslü muhaddis ve müfessir Kādî İyâz tarafından kaleme alınmış bir eserdir. Asıl adı eş-Şifâ bi-ta’rîfi hukuki’l-Mustafâ’dır. Fakat bizim memleketimizde Şifâ-i Şerîf adıyla meşhur olmuştur. Özelliği Peygamber Efendimizi bütün yönleriyle en geniş şekilde anlatmasıdır. İşte bu özelliği sebebiyle yüzyıllardır İslâm dünyasında büyük ilgi görmüş, camilerde halka okutula gelmiştir. Bir zamanlar bizim büyük camilerimizde de okutulurdu. Zira bazı camilerin bânileri, Şifâ-i Şerif’in kendi yaptırdığı camide de okunmasını istediği için bunu vakfiyesinde belirtirdi. “Şifâhan” adı verilen hoca efendiler de o camilerde Şifâ-i Şerîfi okuturlardı. Bu eserin Cumhuriyet’in ilânına kadar Eyüp Sultan camiinde devamlı surette okutulduğunu Eyüp caminin emekli imamı, aynı zamanda reîsü’l-kurrâ olan Ahmet Arslanlar hoca efendiden duydum. Bugün yaşı doksanın üzerinde olan hoca efendi, camideki yerlerini bana göstererek “Şuradaki minderde Zeynel Efendi, şuradaki minderde Hoca Osman Efendi Şifâ-i Şerîf okuturdu” dedi. Emin Saraç hoca efendi bu geleneği Eyüp Sultan camiindeki yeniden canlandırmak istedi. Esasen kendisi bu eseri Fatih camiinde altı defa okutmuş, Allah hayırlı uzun ömürler versin, yaşı seksenin üzerinde olduğu halde yedinci defa okutmaktadır. Eyüp Sultan’da Şifâ-i Şerîf’ i benim okutmamı ısrarla istedi. Bunun üzerine beş buçuk yıl önce Eyüp’te Şifâ dersine başladık. Her Pazar öğle namazından bir saat önce dersimiz başlıyor, Dost TV’ de dört buçuk yıldır bu dersleri yayımlıyor. Allah ömür verirse, dersimizin iki yıl daha devam edeceğini tahmin ediyorum. Bir yandan da eseri tercüme ve bir ölçüde şerh ediyorum. Gönüllerde Peygamber muhabbetini yeşertmeyi ve canlı tutmayı hedef alan bu eserin Türkiye’mizin her yerinde okutulmasını Rabbimden niyâz ediyorum. İki cilt halinde yayımlanacağını anlaşılan eser basıldığında hayalimin bir ölçüde gerçekleşeceğini ümit ediyorum. İki arkadaşımla yedi yıl çalışarak Peygamberimizden Hayat Ölçüleri adıyla sekiz cilt halinde yayımladığımız Riyazü’s-sâlihîn Tercüme ve Şerhi’ni bugün birçok camide imamlarımız cemaate okuyor, evlerde gruplar halinde okunuyor. İnşallah Şifâ-i Şerîf Tercüme ve Şerhi de öyle ilgi görür.

 

.  Özellikle Ramazan ayında dinî hassasiyetleri yüksek bir toplum olan Türk toplumuna yılın diğer zamanları için aynı hassasiyetleri taşımaları için neler önerebilirsiniz?

 

. Dinî hassasiyeti besleyen şey dini yaşamaktır. Din yaşandığı zaman dinî hassasiyet de gelişir. Bize namazın farz kılınmasının hikmeti de budur. Dinî hassasiyetimizi koruyabilmek için günde beş defa Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkmamız gerektiği için bize namaz emredilmiştir. Esasen biz her an yüce Mevlâmızın huzurundayız. Ama bunun farkında değiliz. Namaz bize işte bu gerçeği hatırlatıyor. Oruç tutmakta öyle. Sahuruyla, iftarıyla oruç bize Rabbimizi hatırlatıyor. Oruç tutmakla Rabbimizin bir emrini yerine getirmenin hazzını tadıyoruz. Bu haz bizde kulluk şuurunu geliştiriyor. Kâinatın Rabbine kul olduğumuzu, O’nun bir emrini yerine getirdiğimizi her hissedişimizde hassasiyetimiz gelişiyor.

Dinî hassasiyetimizi geliştiren şeylerden biri de varlık sebebimizi unutmamaktır. “Biz bu dünyaya niye geldik, buradan sonra yolculuk nereye?” şuurunu her dem taşıyabilmektir. Bu sorunun kısaca cevabı şudur: “Biz buraya âhirete hazırlanmaya geldik. Her birimiz âhiret yolcusuyuz. Dünyaya geldiğimiz günden itibaren bu yolculuk devam ediyor. Bu yolculuk her an bitebilir. Hazırlık safhası her an sona erebilir. Âhiret hayatı her an başlayabilir”

 

İslâm büyüklerinden birinin dediği gibi “Ömür kısa, varış Allah’adır”

Her an Allah ile beraber olduğumuzu unutmayacağız. Her şeyi sadece O’ndan isteyeceğiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bize “Ayakkabınızın bağı kopsa bile, onu da Allah’tan isteyiniz” buyururken, Allah ile beraber olduğumuz şuurundan bir an bile kopmamamız gerektiğini ifade buyuruyor.

 

. Son okuduğunuz kitabın ne olduğunu ve sizde nasıl bir tesir uyandırdığını bizimle paylaşır mısınız?

. Son okuduğum kitap, Ümit Şimşek kardeşimin bir ay kadar önce Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasında çıkan Kur’ân’ın ve Kâinatın Dilinden İman Esasları İslâm İnanç İlmihali’dir. İslâm İnanç İlmihali iman esaslarını çarpıcı 63 başlık altında ele alıyor. Bildiğimiz klasik üslûbun dışında, gönül okşayan ifadelerle gözümüzü hep kâinata çeviriyor. Kısaca belirtmek gerekirse bu çalışma modern bir Âmentü şerhidir. Ailece takip edilecek, camilerde imamlar tarafından cemaate okunacak kitaplardan biridir. Yazarın Eserden Esmâya, Bir Kalp Bir Bakış Bir Dünya gibi kitaplarındaki üslûbuna aşina ve hayran olduğum için bunu da zevkle okudum.

 

. Son olarak hayatını İslamî ilimlere adamış bir insanın dilinden “hayat”la ilgili bir şeyler duymak isteriz…

. Biz dünyaya âhirete hazırlanmaya geldiğimize göre, işimiz sevap avcılığı yapmaktır. Önümüze gelen, karşımıza çıkan her şeyi sevaba dönüştürmeye çalışmaktır. Sevap avcılığı yapmak için de Cenâb-ı Hak ile hep irtibatlı olmak lâzımdır. Bizim hayat görüşümüzü ham sofuluk sayanların bakış açısı bizi ilgilendirmemelidir. Peygamber Efendimiz “Ayakkabınızın bağı koptuğunda bile onu Allah’tan isteyin” buyuruyor. Çünkü O yanı başımızda ve her şeyi veren O. Biz sadece O’na muhtacız. İşte bu sebeple her şeyi O’ndan isteyeceğiz.

Öte yandan başımıza bir sıkıntı mı verdi, “Bana bu sıkıntıyı niye verdi? Hani O Erhamürrâhimîn idi! Bana niye merhamet etmedi?” diye sızlanmayacağız. Şu koskoca kâinat nasıl O’na aitse, ben de O’na aidim diye düşüneceğiz. Her varlık üzerinde dilediği gibi tasarruf etme yetkisinin sadece O’na ait olduğunu unutmayacağız. O’nun, kullarına asla zulmetmediğini bileceğiz. Biz dünyaya âhirete hazırlanmak için gelmişsek, bu sıkıntı da beni âhirete hazırlamak için verildi diyeceğiz. Sayısız, hesapsız ve ölçüsüz sevap kazanma imkânının sadece “sabretmek”te olduğunu hiç unutmayacağız. Cenâb-ı Hak bir kulunu seviyor, onu cennetlerin en yücesi olan Firdevs’e lâyık görüyor, fakat o kulun hayırları ve ibadetleri orayı kazanmasına yetmiyorsa, hastalık dopingi ile onu oraya ulaştırmayı murat ettiğini bileceğiz.

 

Rabbim hepimizi şu dünya imtihanında muvaffak buyursun. Âmin…