Duaların Geçtiği Yollar

Yaşar Kandemir hocamızın 1996 Ekim ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 128 Sayfa: 024)

Sevgili kardeşlerim, yarın bizi nelerin beklediğini şimdiden kestirme imkanımız yok. Bir dakika sonra başımıza neler gelecek, bilemiyoruz. Ve bir ömür boyu nelerle karşılaşacağımız meçhul… Bu meçhuller yığını bizi düşündürmüyor mu? Bize ürküntü vermiyor mu? Hele sıcak bakışlarıyla ruhumuzu ısıtan evlad ü iyalimizi, sevgililerimizi terkedip gideceğimiz o buz gibi toprağın altında, kapkaranlık kabrin içinde yalnız başımıza ne yapacağız?

Bu müşterek dertlerimiz karşısında bir çocuk gibi aciz ve çaresiz kalıyoruz. Hayır, öyle de değil! Çocuk korku ve dehşete kapıldığı zaman, sıkı sıkıya sarıldığı babasının bacağında, anasının kucağında derin bir huzur bulur. Civcivler bile canlarını tehlikede görünce analarının sıcak kanatları altına sığınırlar. Ya zavallı bizler kime sığınalım? Evet, insana dehşet veren bu bilinmezleri düşündükçe, bütün heybetiyle üzerimize abanan hadiselerin bazan tahammül gücümüzü aşan ağırlığını hissettikçe kime, nasıl sığınalım?

“Bana Dua Edin!”

Kur’an-ı Kerîm’in ilahî sesi bu sorumuza şöyle bir soruyla karşılık veriyor: “Bunalıp darda kalan kimsenin yalvarıp dua ettiğinde imdadına yetişip cevap veren Allah’tan başka kimdir ki?!” [Neml sûresi (27), 62]. Demek ki bizim de tutunacak dalımız, yönelecek Allah’ımız var. O zaten kendisine el açmamızı bekliyor ve “Bana dua edin ki, dileğinizi yerine getireyim”[Mü’min süresi ’40), 60] diyor. Ama bizim günahımız çok, O’na el açacak yüzümüz yok. Bize değer verip yüzümüze bakar mı? Bu endişemizi Rabbimiz şöyle cevaplandırıyor:

“Bana el açıp dua edenin duasını kabul ederim.” [Bakara süresi (2), 186].

Öyleyse Mevlamıza dönelim. İstersek vereceğini bilelim. Dua edip yalvaralım.

O Yolları Bilen Rehber

“Yarın” bize nasıl karanlıksa, duaların geçtiği yollar ve yükseldiği alemler de bir bakıma öyle karanlıktır. Bu karanlıklar ülkesinde yolumuzu bulmak için bir ışığa, bir sese, bir ayak tıkırtısına, kısaca bu yolları iyi bilen bir rehbere ihtiyacımız var. Bu rehber, şüphe yok ki Mevla’sıyla buluşmak için o yolları aşan Efendimiz Aleyhisselam’dır.

Peygamber Efendimiz sahabelerin nasıl dua ettiğine bakar, dualarında neler istediklerine kulak verirdi. Bu sırada kiminin duasını düzeltir kimine dua öğretirdi. Şüphe yok ki o Büyük Rehberin izinde gitmek, onun gibi dua etmek, onun öğrettiği duaları söylemek manevî hayatımız açısından son derece faydalıdır. Şunu da bilmeliyiz ki, istediklerimiz hemen olmuyor diye duayı terketmemek gerekir. “Dua ettim de duam kabul olunmadı” diyerek ümitsizliğe kapılmadıkça ve acele etmedikçe dileklerimizin yerine getirileceğini Resül-i Ekrem Efendimiz belirtmektedir. Öyleyse dua kapısını ısrarla çalmalı, bir gün onun bize de açılacağını ümitle beklemeliyiz.

Zikrin Serin İklimi

Pozitif bilimlerin doğurduğu teknik bütün gürültüsüyle, korkunçluğuyla üzerimize çökmüştür. Kalbimiz onun demir kıskaçları altında çırpınıp durmaktadır. Yeni yeni icatlar, dünyayı daha cazip hale getiren gönül oyalayıcı buluşlar bizi kendine doğru garip bir cazibeyle çekip götürüyor. Bu akıma kendimizi kaptırıyor, onun büyüsüyle varlık sebebimizi unutacak hale geliyoruz. Evimizin en mutena köşelerine kurulmuş olan bu oyuncaklara bir çocuk hevesiyle veya büyülenmiş bir kimsenin şuursuz haliyle sarılıyoruz. Büyülenmiş gözlerimizi onlardan ayırıp da kendimize, özümüze, ruhumuza çeviremiyoruz.

Nihayet bir hatibin hutbede, bir vaizin kürsüde, bir mürşidin sohbet sırasında şuurumuza batırdığı iğneyle içimize, gönlümüze bakmak istiyoruz. Bir de ne görelim! Doymayan, tatmin bulmayan, “Bunu da isterim, şunu da isterim” diye çırpınan, çırpındıkça kendini kaybeden bir zavallı haline gelmişiz. Bu hastalık asrımızın hastalığı; hepimize bulaşan bir hastalık…

Gelin, kalplerimizi tatmine ulaştıracak bir tabibe başvuralım. Ondan bir reçete isteyelim. İşte ilahî kitabımızın tavsiye ettiği ilaç: “Şunu iyi bilin ki, Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” [Ra’d süresi (13), 28] Öyleyse bizler hayatımız boyunca Allah’ı unutmayalım; her gün belirli metinleri tekrarlayarak O’nunla irtibatımızı devam ettirelim; ahdimizi yenileyelim; ruhumuza şevk ve heyecan getirelim. Efendimiz Aleyhisselam, “Allah’ı zikredenle etmeyenin durumu, tıpkı diriyle ölünün durumuna benzer” buyurur (Buharî, Deavat 66). Ölü uyuşukluğunu üzerimizden fırlatıp hayat iksirini içmeye bakalım.

En güzel zikir, manasını anlayarak Kur’an-ı Kerîm okumaktır. Vaktimizin ve işimizin müsaadesi nispetinde her gün Kur’an okuma alışkanlığı kazanalım.

Dua ve zikir her zaman, her yerde yapılabilir. İşimize gidip gelirken, birini beklerken, yürürken, otururken dudaklarımızı bile kıpırdatmadan Allah’ı zikredebiliriz. Hatta teşbih bile kullanmadan, Resül-i Ekrem Efendimiz’in yaptığı gibi parmak uçlarıyla sayarak da zikredebiliriz. Günümüzün meşgul ve telaşlı insanı, fırsatı ganimet bilerek boş vakitlerini böyle değerlendirebilir. Zikrin huzur ve ferahlık dolu serin iklimine koşup dinlenmek hepimiz için kaçınılmaz bir zaruret olmuştur. Öyleyse hepimiz Kur’an-ı Kerîm’in: “Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak hafif bir sesle an, sakın gafillerden olma!” [A’raf süresi (7), 205] emrine uyarak Allah’ı zikredelim.

Günlük Dualar

Peygamber Efendimiz sabahleyin yatağından kalktığı andan akşamleyin tekrar yatacağı zamana kadar çeşitli münasebetlerle dua ve zikrederdi. Böylece insanın, en büyük düşmanı olan şeytana karşı her an uyanık ve dikkatli olmak gerektiğini gösterirdi. Zira şeytanın bütün meşgalesi insanı ibadetten, Allah’ı anmaktan alıkoymaktır. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğuna göre insan uykuya yattığı zaman şeytan yanına gelir ve bütün gece uyanmadan yatmasını sağlamak için ensesine üç düğüm atar. Uyanıp da Allah’ı anar, abdest alır ve namaz kılarsa, bu düğümler kendiliğinden çözülür ve gönlüne rahatlık, neşe ve huzur gelir. Aksi halde onu uyuşukluk ve tembellik sarar. Şeytanın oyununa gelmemek için Resül-i Zîşan Efendimiz gibi davranmaktan başka çaremiz yoktur.

Uykudan uyanınca Efendimiz şöyle derdi:

“el-Hamdü lillahillezî ahyana ba’de ma ematena ve ileyhi’n-nüşür: Bizi öldükten sonra dirilten ve tekrar huzurunda toplayacak olan Allah’a hamdolsun.”

Tuvalete girerken ve çıkarken şöyle derdi:

“Allahümme innî eüzü bike mine’l-hubsi ve’1-habais: Allahım! Şeytanın erkeğinden, dişisinden (kötülüklerden, günahlardan) sana sığınırım.”

Evden çıkarken, bir nevi can sigortası olan şu duayı okurdu:

“Bismillah, tevek keltü ‘alellah, la havle vela kuvvete illa billah: Allah’ın adıyla (evimden çıkıyorum). Allah’a dayanıp tevekkül ettim. Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah’ın yardımıyla kazanılabilir.”

Eve girerken okuduğu dualar da vardı. Ama eve girerken mutlaka bismillah der, sonra da içeridekilere selam verirdi. Eğer bir kimse eve girerken besmele çekmezse, şeytanın kendi adamlarına, “geceyi geçirecek bir yer buldunuz” diye müjdelediğini söylerdi.

Yemeğe başlarken bismillah denmesini, şayet besmele çekmek unutulmuşsa, hatırlandığı zaman “Bismillah evvelehü ve ahirehü:

Başından sonuna kadar Allah’ın adıyla” denmesini tavsiye ederdi. Yemeğin başında, Hıristiyanların yaptığı gibi dua etmezdi.

Yemek sonunda çoğu zaman elhamdülillah derdi veya şöyle dua ederdi:

“el-Hamdü lillahillezî et’amena ve sekana ve ce’alena müslimîn: Nimetleriyle bizi doyuran, içirip suya kandıran, İslam camiasında bulunduran Allah Teala’ya hamdolsun.”

Yatağa girince mübarek elini sağ yanağının altına kor ve muhtelif zamanlarda muhtelif dualar ederdi. En kısa yatak dualarından biri şöyleydi:

“Allahümme bismike emütü ve ahya:

Allahım! Senin adım anarak ölür ve dirilirim (uyur ve uyanırım)”

Resül-i Ekrem Efendimiz’in iftar ederken, ezan dinlerken ve namazlardan sonra yaptığı çeşitli dualar vardır. Bunların hepsini burada zikretmek mümkün değildir. Hele zikirleri o kadar güzel, o kadar zengin ve o kadar derin manalıdır ki, inşallah Riyazü’s-salihin Tercüme ve Şerhi’nde bunları açıklamalarıyla birlikte okuma imkanı bulacaksınız.

Yüce Rabbim’den gönüllerinizi dua ve zikirlerin ışığıyla aydınlatmasını, peşinize bu kıtmîri de takarak salihler zümresine katmasını niyaz ederim.