Dosdoğru Olmak

Yaşar Kandemir hocamızın 2000 Şubat ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 168 Sayfa: 024)

Kâinâtın Rabbi sevgili Peygamber’ine “Sana emredildiği gibi dosdoğru ol!” buyurdu [Hûd sûresi (11), 112]. Dosdoğru olmak kimbilir ne ağır, ne çetin bir işti. Bu âyeti kerîme kalbine yazılıp gönlüne süzülünce Peygamber-i Zîşân’ın saç tellerinden birkaçı bir gün içinde ağarıverdi. Onun gül çehresini bütün tazeliğiyle gönüllerine nakşeden âşıkları, o cihana bedel gül yaprağını sert bir rüzgârın hırpaladığını anlayınca meraklarını gizleyemediler. Kâinâtın Efendisi ashâbının merakını giderdi: “Hûd ve benzeri sûreler beni yaşlandırdı” buyurdu (Tirmizî, Tersîr 57). Demek ki dosdoğru olmak böylesine zor işti.

Allah Teâlâ dosdoğru olma emrini sadece Resûlüne değil onun ümmetine vermiş ve “Yanında yer alanlarla birlikte doğru yolu tutun” buyurmuştu. Adına sırât-ı müstakîm dediği o dümdüz yolda bütün kullarının dikkatlice yürümesini istemişti. Resûl-i Ekrem muhtemelen daha çok ümmetini düşünmüş, onların bu imtihanı nasıl başaracaklarını fikretmiş, işte bu sebeple mübarek saçları ağarıvermişti!

Müslüman olmak doğru yola girmekti. Bu yola giren herkes o yolda sebat etmeli, çizgiden ayrılmamalıydı. Dosdoğru olmak anlamına gelen istikâmet sözünü her müslüman Hz. Ebû Bekir gibi anlamalı, Allah’tan başka bir ilâh kabul etmemeliydi. Hz. Ömer’in dediği gibi ibadetini kusursuz yapmalı, tilki gibi eğilip bükülmemeliydi. istikâmet bu idi. Hz. Osman’ın bu kelimeye getirdiği yoruma uyup ibadetlerini sırf Allah rızâsı için yapmalı, Hz. Ali’nin buyurduğu gibi farz ibadetlerini hiç aksatmamalıydı. Sırât-ı müstakîm üzere olmak, dosdoğru yolu bulmak işte bu demekti.

Özünde, Sözünde

Yol, onu bilenden öğrenilir. ?akaklarını ağartan bir gayretle doğru yolda yürüyenin ardına düşülür. Doğru yolu bir hayat tarzı kabul eden bir rehberin izinden gidilir. Kâinâtın yegâne sahibinin “Sen dosdoğru yol üzerindesin” buyurduğu [Hac sûresi (22), 67; Yâsin sûresi (36), 4], “Sen en yüce ahlâka sahipsin” diye takdir ettiği bir ahlâk hocasına talebe olunur. Biz de öyle yaptık. En büyük ahlâk hocasına talebe olduk ve istikameti ondan öğrendik.

Ashâb-ı kirâmdan Süfyân ibni Abdullah es-Sekafî birgün o büyük ahlâk hocasına geldi ve:

– Yâ Resûlallah! Bana müslümanlığı öyle tarif et ki, onu artık bir başkasına sorma ihtiyacını duymayayım, dedi. Peygamberler Sultanı ona:

Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol, buyurdu.

Bu değerli sahâbî dosdoğru gitmenin müslümanlık olduğunu öğrenmişti. Bir de şahsıyla ilgili soru daha sordu:

– Ey Allah’ın Resûlü! Hakkımda en çok endişe ettiğin şey nedir? dedi. Resûl-i Kibriyâ mübarek dilini tutarak:

– İşte budur, buyurdu (Müslim, Îmân 62). Onun dilinden dolayı günaha gireceğinden, sıkıntıya düşeceğinden endişe ettiğini belirtti.

Demek ki müslüman dürüst olmalıdır. Sözünde, özünde, işinde, gidişinde, davranışında, tutumunda, kısacası hem Allah ile olan sözleşmesinde yani iman ve ibadetinde hem de Allah’ın kullarıyla yaptığı antlaşmasında yani alım satım gibi konularda dosdoğru olmalıdır.

Dosdoğru olmak elbette kolay değildir. Bize düşen elden geldiğince doğru olmaya çalışmaktır. Kıldığımız namazların her rekâtında Mevlâmıza “Bizi dosdoğru yola ilet!” diye yalvarmamızın sebebi, doğru yoldan ayrılmayı hiç istemediğimizi, hep doğru yolda yürümeyi arzu ettiğimizi O’na göstermek ve bu konuda O’nun yardımını niyâz etmektir. İstikbâlimiz bu yöndeki başarımıza bağlıdır. Allah’a iman edip dosdoğru olabilirsek, ebedî âleme doğru kanat çırparken melekler yanımıza gelecek ve bize “Korkma, artık hiçbir şeye üzülme, Rabbinin sana va’dettiği cennetle sevin!” diye müjdeler vereceklerdir [Fussılet (41), 30]. İşte istikâmet bu sonucu elde edebilmek için önemlidir.

Sen Doğru Adamsın!

Resûl-i Ekrem Efendimiz Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesinde yetiştiği için peygamber olmadan önce de özü ve sözü doğru bir insandı. İslâmiyet’in ilk günlerinde yakın akrabalarını Safâ tepesinde toplamış, Allah tarafından peygamber seçildiğini bildirmeden önce onlara bir soru yöneltmiş:

– Şu dağın eteğinde düşman askerlerinin bulunduğunu ve size saldırmaya hazırlandığını söylesem bana inanır mısınız? demişti. O günlerde hemen hepsi puta tapan ve Resûlullah’ı çok iyi tanıyan bu insanlar:

– Evet, inanırız. Bugüne kadar senin yalan söylediğini görmedik cevabını vermişlerdi (Buhârî, Tefsîr 26/2; Müslim, Îmân 355). Peygamber’in Sultanı peygamber olmadan önce de doğruluğu ve dürüstlüğü ile bilinirdi.

* * *

Bizans imparatoru Herakliyus ile Ebû Süfyân arasında geçen konuşmayı hatırlayalım. Hani Herakliyus Kudüs’te bulunduğu günlerde Peygamber Efendimiz’den bir mektup almıştı. Resûlullah bu mektupta onu ‹slâm’a davet ediyordu. Herakliyus Peygamber olduğunu söyleyen bu zât hakkında bilgi toplamak istedi. Adamlarına, “Onu tanıyanlardan kimi bulursanız getirin” diye emretti. İşte o günlerde Mekke’nin tanınmış tâcirlerinden Ebû Süfyân bir ticaret kafilesiyle Suriye’ye gitmekteydi. İmparatorun adamları onu ve yanınki tüccarları alıp Bizans kıralının huzuruna çıkardılar. Kral, “Kendini peygamber zanneden bu zâta soyca en yakın olan hanginizdir?” diye sordu. Ona Ebû Süfyan’ı gösterdiler. Kral onunla konuşmaya başladı. O günlerde Ebû Süfyân daha müslüman olmamıştı. Herakliyus’un Hz. Peygamber hakkında kendisine sorduğu sorulara istemeye istemeye doğru cevap vermek zorunda kaldı. Resûl-i Ekrem’in sözünden asla dönmediğini, kimseye haksızlık etmediğini belirtti. Müslümanlaradoğruluğu tavsiye ettiğini, iffetli yaşamayı, verilen sözün mutlaka yerine getirmeyi, emanete riâyet etmeyi emrettiğini söyledi (Buhârî, Bed’ü’l-vahy 7; ?ehâdât 28). Evet, Resûlullah’ın düşmanları bile onun doğru, dürüst bir şahsiyete sahip olduğunu, yalanı, dolanı bilmediğini kabul ve itiraf ederlerdi. Mekke’de en güvenilir şahsiyet olması sebebiyle onaMuhammedü’l-emîn derlerdi.

* * *

Efendimiz’in Hira’da Cebrâil aleyhisselâm ile ilk karşılaştığı ve “Oku!” diye başlayan ilk vahyi aldığı gündü. O gün olup bitenler, ilk defa gördüğü, korkup endişelendiği, derin heyecan duyduğu olaylar onu çok yormuş, pek üzmüştü. Dağdan ayrılıp evine döndü, yatağına uzandı, Hz. Hatice’ye üstünü iyice örtmesini söyledi. Tirtir titriyordu. Heyecanı hafifleyince sevgili hayat arkadaşına duyduğu endişeleri anlattı:

– Kendimden korktum. Bana neler oluyor, Hatice? diye sordu. Mü’minlerin annesi, zulüm çağında nerdeyse insanların büsbütün unuttuğu şu üstün vasıflarını hatırlatarak onu teselli etti:

– Allah’a yemin ederim ki, O seni hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen akrabanı koruyup gözetirsin. Konuştuğun zaman dosdoğru konuşursun. ‹şini görmekten âciz olanlara yardım edersin. Fakirlerin elinden tutarsın. Misafiri ağırlarsın. Haksızlığa uğrayan kimselere arka çıkarsın (Müslim, Îmân 252).

Işte sevgili Peygamberimiz doğruluğun, dürüstlüğün, ahlâkın, faziletin, iyiliğin, insanlığın koyu ve kalın bir sis perdesiyle kaplandığı o zulmet çağında bile Âdemoğlunun haysiyetini kurtaran asil ve yiğit tavırlar sergiler, insanlığın yüzünü ağartırdı.

Rabbim şefâatına nâil eylesin (Âmin).