|
Kur’ân-ı Kerîm’i inceleyenler, Allah Teâlâ’nın Peygamber
Efendimizle devamlı surette konuştuğunu, onun nasıl yaşaması, neleri
yapması, neleri yapmaması konusunda kendisine bilgiler verdiğini
okurlar. Cenâb-ı Hakk’ın, sevgili Peygamberini hep en mükemmele doğru
yönlendirdiğini, bu eğitimin sonunda Resûl-i Ekrem’inin “yüce bir ahlâka
sahip olduğunu” yine Kâinâtın Rabbi’nin ifade ettiğini görürler
(Kalem 68/4).
Resûlünü, ilâhî eğitimle, huyu en güzel insan haline
getiren Allah Teâlâ, onun yaşama üslûbunu Müslümanlara örnek gösterir
(Ahzâb 33/21).
Bu gerçeği Peygamber Efendimiz de dile getirir; “güzel
ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini” hatırlatır
(Muvatta’, Hüsnü’l-huluk
8). Başkalarına tavsiye ettiğini öncelikle
kendisinin yaşaması, onun ahlâkını vazgeçilmez kılar.
Şimdi Resûl-i Ekrem Efendimizin daha iyi insan tipi
yetiştirmeye yönelik üstün ahlâkından bazı örnekler görelim.
Nezaketin en üstünü
İnsanoğlu takdire âşık olduğu için iltifat görmekten
hoşlanır. Kendisine değer verildiğini bilmek onu mutlu eder. Esasen
Peygamber Efendimiz insanlara, iltifata lâyık olmaları sebebiyle değer
verir; hatırlarını sorar; ellerini sıkar; yüzlerine tebessüm eder; tatlı
sözlerle gönüllerini alırdı. Onun iltifatına mazhar, teveccühüne nâil
olmak, koskoca bir Peygamber tarafından insan yerine konulduğunu görmek
ashâb-ı kirâmı pek sevindirirdi.
Bazı Müslümanlar, özellikle de hanımlar, evlerinin
Peygamber tarafından şereflendirilmesini, bir köşede iki rekât namaz
kılmak suretiyle evlerini bereketlendirmesini, ikrâm edecekleri bir
tabak çorbayı içmesini pek arzu ederlerdi. Peygamber Efendimiz de
onların bu kabil tekliflerini hiç geri çevirmemek suretiyle gönüllerini
hoş ederdi.
Bir yere giderken kendisinin binitli, yanındakinin yaya
olmasından rahatsızlık duyar, o kimsenin hiç olmazsa terkisine binmesini
isterdi. Eğer o zât Peygamber’e olan saygısı veya mahcûbiyeti sebebiyle
buna yanaşmazsa, Allah’ın elçisi pek üzülürdü
(Nesâî, “İstiâze”, 1).
İnceliğin böylesi
Kaba ve görgüsüz kimseler her zaman her yerde olmuştur.
Böyleleri Peygamber Efendimizin çevresinde de bulunurdu. Özellikle çölde
yaşayan, hatırdan gönülden anlamayanlar onu çok üzerlerdi. Fakat o bu
kaba saba adamların hatasını yüzlerine vurmaz, niçin öyle
davrandıklarının hesabını sormazdı. İnsanların kusurlarına dikkat çekmek
istediğinde kesinlikle belli şahısları hedef alıp onları rencide etmez,
“İnsanlar neden şöyle yapıyorlar?” diye kimsenin üzerine almayacağı
şekilde genel ifadeler kullanırdı. Hatalarını düzeltmek istediği
kimseleri başkaları vasıtasıyla ikaz ettiği de olurdu.
Resûl-i Ekrem’in Zeyneb Binti Cahş ile evlendiği gündü.
Evinde verdiği yemeğe bütün sahâbîleri davet etmişti. Her gelen yemeğini
yiyip gitmiş, yalnız üç kişi oturup sohbete devam etmişti. Bunun üzerine
Resûl-i Ekrem, onlara kalkıp gitmeleri gerektiğini anlatmak için dışarı
çıkmış; evde sohbet edenlerin gitmiş olacağını düşünerek tekrar eve
döndüğünde adamların hâlâ konuşup durduklarını görmüş, yine de onlara
kalkıp gitmeleri gerektiğini söyleyememişti. Bunun üzerine Ahzâb
sûresinin 53. âyeti nâzil olmuş, bu âyet Müslümanlara Hz. Peygamber’in
yemeğe davet ettiği kimselerin yemekten sonra kalkıp gideceğini, orada
oturup sohbete dalmayacağını, aksi halde bundan Peygamber’in rahatsız
olacağını müminlere öğretmişti.
İnsanların hatalarını yüzlerine vurmak, yanlışlarını
hatırlatmak, böylece onları utandırmak çok kolay bir şeydir. Zor olan
kalpleri incitmemek, gönülleri kırmamak, kusurları görmezden
gelebilmektir.
Eğer Resûl-i Ekrem birinin bir davranışından
hoşlanmamışsa, onun yüzüne bakanlar bunu hemen fark ederdi. Utanma
duygusunun imandan kaynaklandığını söyler, mü’minlerin daha edepli
olmaları gerektiğine işaret ederdi.
Mü’minlere düşkün
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Allah Teâlâ’nın da işaret
buyurduğu gibi, mü’minlere çok düşkündü. Bu sebeple onların sıkıntıya
uğramalarından son derece rahatsız olurdu
(Tevbe 9/128).
Müslümanların birbirine haset etmesi, birbirine kin ve nefret beslemesi,
birbirine darılıp yüz çevirmesi, birbirine haksızlık etmesi, birbirinden
yardımını esirgemesi onu çok üzerdi
(Müslim, Birr 32).
Bir defasında muhtelif kabilelere mensup gençler
Peygamber aleyhisselâm’dan İslâmiyet’i öğrenmek üzere Medine’ye gelmiş
ve orada yirmi gün kalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu gençlerle bir bir
ilgilendi. Geride kimleri bırakıp geldiklerini sordu. Bu gençlerin
yakınlarını özlediklerini anlayınca, onlara artık geri dönmenin vakti
geldiğini söyledi. Öğrendiklerini kabile halkına öğretmelerini tavsiye
ederek onları memleketlerine geri gönderdi
(Buhârî, Ezân 17).
Hele çocukların acı çektiğini görmek onu derinden
sarsardı. Ölmek üzere olan torununu kucağına aldığında gözyaşlarını
tutamamıştı. Onun böylesine ağlaması bazı sahâbîleri hayrete düşürmüştü.
Resûl-i Ekrem onlara bu konuyu şöyle açıkladı: “Bu gördüğünüz yaşlar,
Allah’ın, kullarının kalbine koyduğu acıma duygusunun eseridir. Allah,
acımasını bilen kullarına merhamet eder”
(Buhârî, Cenâiz 32).
O devirde kadınlar genellikle önemsenmezdi. Resûl-i Ekrem
ise kadınlara önem verdiğini, onlara değer verilmesi gerektiğini her
fırsatta dile getirir; herkesin eşine iyi davranmasını tavsiye eder;
deve üzerinde yolculuk ettikleri zaman bile, develeri hızlı sürerek
onları incitmemek gerektiğini hatırlatırdı
(Buhârî, Edeb 90).
İsteyeni geri çevirmemek
Resûl-i Ekrem’in cömertliği ise dillere destandı.
Kendisinden bir şey isteyeni geri çevirdiği hiç görülmemişti. İstenilen
şey elinde varsa verir, yoksa birinden borç alarak o kimsenin ihtiyacını
giderir, borç bulamadığı zamanlarda varlıklı Müslümanları yardıma
çağırırdı.
Hele bir defasında Peygamber Efendimiz’i bir koyun
sürüsünün yanında gören bir bedevî ondan birkaç koyun istemişti. Resûl-i
Ekrem’in koyun sürüsünü ona hediye ettiğini duyunca adam kulaklarına
inanamamış, sürüyle birlikte köyüne vardığı zaman Peygamber olduğunu
söyleyen bu zâtın fakirlikten korkmadığını anlatmıştı
(Müslim, Fezâil 58).
Araplar cömert kimselere büyük saygı duyarlardı. Resûlullah’ın çok
cömert olduğunu öğrenince, kendisine sürü bağışlanan kimsenin o gün
akşam olmadan, kabilesiyle birlikte İslâmiyet’le şereflendiği anlatılır.
Sevgili Peygamberimizin güzel huyları saymakla bitmez.
Onun herkesi faziletli bir hayata teşvik etmesi, güzel ahlâklı kimseleri
“hayırlı insanlar” diye övmesi bile güzel ahlâka verdiği değeri
göstermeye yeterlidir.
Bu yazı, Diyanet Dergisi’nde (2005 Kutlu Doğum
sayısı) yayımlanmıştır. |