|
Çok şükür gerçeği bulduk, inkâr batağından kurtulduk.
Öyleyse bu nimetin değerini bilmeli, Allah’a şükretmeliyiz. İman
nimetinden sonra tekrar inkâra dönmeyi, ateşe atılmak gibi korkunç ve
tehlikeli görmeliyiz.
Dinimize bütün varlığımızla sarılmalı; imanın tadını almaya, mü’min
olmanın hazzını duymaya bakmalıyız.
Peygamberimize yapılanlar
Peygamber Efendimiz ve ilk Müslümanlar dinlerini her şeyin üstünde
tuttular ve bu uğurda büyük sıkıntılar çektiler.
İslâmiyet’in ilk günlerinde, henüz kimseye eziyet edilmediği sıralarda,
Resûl-i Ekrem Efendimiz’i, Allah’a inandığı için ölümle tehdit ettiler. Onu
sık sık şehir dışına çıkmaya, Mekke’den uzaklaşmaya mecbur ettiler. Onu,
Bilâl-i Habeşî’nin koltuğuna kıstırdığı azıcık bir yiyecekle, şehir dışında
günlerce yaşamak zorunda bıraktılar.
Allah’ın sevgili elçisine peygamberlikten vazgeçsin diye sayısız
işkenceler yaptılar. Kâbe’nin yanında namaz kıldığı bir gün, secdeye vardığı
sırada, yeni doğurmuş bir devenin kanlı döl yatağını, içindeki pisliklerle
birlikte mübarek omuzlarına koydular.
Tâiflileri dine dâvet etmeye gittiğinde, o zâlimler, “Allah senden başka
peygamber gönderecek adam bulamadı mı?” diye onunla alay ettiler; mübarek
vücudunu taşa tuttular; kendisini topraklarından zorla çıkardılar.
Ashâbın çektikleri
İlk Müslümanlara gelince;
onların bir kısmı köleydi; zâlim ve putperest efendileri vardı.
O zâlimler bu mazlumlara dinlerinden dönmeleri için ağır işkenceler
yaptılar. Allah’a ve Peygamber’e hakaret etmelerini istediler. İstedikleri
olmayınca onları kızgın kumların üstünde, ağır taşların altında inim inim
inlettiler. Allah’tan başka sahibi olmayan o güçsüz insanlar, hayatlarını
kaybetmek pahasına da olsa dinlerinden vazgeçmediler. Allah ve Peygamber
aleyhinde konuşmadılar.
Bilâl-i Habeşî ile annesi Hamâme el-Habeşiyye, Ammâr
ile babası Yâsir ve annesi Sümeyye dinlerini her şeyin üstünde
tutan o yiğit insanlardandı.
Bir gün Peygamber Efendimiz, Müslüman oldukları için kızgın kumlar
üzerinde işkenceler gören bu anne, baba ve oğlun yanına gitti. Elinden
hiçbir şey gelmeden onların acılar içinde kıvrandığını seyretti. Sonra da bu
kahraman insanları:
“Ey Yâsir ailesi! Sabredin! Çünkü gideceğiniz yer cennettir!” diye
teselli etti.
Ateşle dağladıkları Habbâb ibni Eret, döve döve gözünü kör
ettikleri İran asıllı Zinnîre dinlerinden döndüremedikleri birer
inanç âbidesiydi.
Kimi örnek almalı?
İşte mü’min onlar gibi olmalı, dinini ve dinî değerlerini canından üstün
tutmalıdır. Allah Teâlâ’nın yasakladığı bir şeyi yapmayı ve böylece mânevî
derecesini düşürmeyi kendisi için büyük bir tehlike görmelidir.
Öyle yerlerde Yûsuf aleyhisselâm’ı hatırlamalı; onun, "Rabbim! Bu
kadınların istediğini yapmaktansa zindanı tercih ederim” diyerek
dünya güzeli bir kadını reddettiğini ve böylece Allah’ın buyruğunu her şeyin
üstünde tuttuğunu unutmamalıdır.
İslâmiyet’in ilk yıllarında zâlimler sadece kölelere değil, hür
Müslümanlara bile dünyayı dar ettiler.
Onlar da, Mekke’de, kâfirlerin arasında Müslümanca yaşama imkânı
kalmadığını görünce, zengini yoksulu, genci yaşlısı, kadını erkeğiyle
dinlerini nasıl koruyacaklarını düşündüler.
Sevgili Peygamberimiz bu çilekeş insanlara Habeşistan’da âdil bir kral
bulunduğunu, orada Müslümanca yaşayabilecekleri söyledi.
Dinlerini her şeyin üstünde tutan ve her biri bir iman sıradağı olan o
gerçek Müslümanlar evlerini barklarını, yurtlarını yuvalarını terk ettiler;
kurulu düzenlerini dağıttılar; iki defa Habeşistan’a, daha sonra Medine’ye
hicret ettiler.
İlk peygamberden bu yana devam edegelen tevhid mücadelesini iyi
bilmeliyiz.
Yiğit Müslümanları kendimize örnek almalı, din ve dinî değerler uğrunda
gerektiğinde can vermeyi şereflerin en üstünü kabul etmeliyiz.
Dinimizi yaşamaya çalıştığımız için başımıza gelen sıkıntılar bizi
bunaltmamalı, her sıkıntının bir imtihan olduğunu düşünmeli, “Elbette her
zorluğun bir kolaylığı var” âyetiyle taze can bulmalıyız. Kendimizi
zayıf hissettiğimiz zamanlar sırtımızı Rabbimize dayamalıyız.
Bir gün Onun bize çıkış yolunu göstereceğinden emin olmalıyız.
“Dayan, anneciğim!”
Vaktiyle Mekke’de işkenceler dayanılmaz olunca, Müslümanlar Resûlullah’ın
yanına geldiler:
“Ey Allah’ın elçisi!” dediler. “Bizi kurtarması için Allah’tan yardım
istemeyecek misin? Bizim için dua etmeyecek misin?”
Allah'ın Resûlü onlara biraz daha dayanmayı, sabretmeyi tavsiye etti ve
şunları söyledi:
“Sizden önceki çağlarda nice yiğit Müslümanlar büyük çileler çektiler;
Kâfirler onları çukurlara gömdüler;
vücutlarını testereyle ikiye biçtiler;
bedenlerini demir taraklarla taradılar;
etlerini parça parça ettiler;
bütün bu zulümlere rağmen onlar dinlerinden dönmediler.”
Sevgili Peygamberimiz dinleri uğrunda büyük sıkıntı çeken insanları
anlatırken, Firavun’un kızına berberlik eden kadının macerasını anlattı:
Firavun herkesin kendisine tapmasını istiyordu; bu hanımın Allah’a iman
ettiğini öğrenince küplere bindi ve ona ağır bir ceza verdi: Çocuklarıyla
birlikte kocaman bakır bir kazanın içinde haşlanarak öldürülecekti.
Bu dindar hanımın gözleri önünde çocuklarını birer birer kaynayan kazana
attılar. Kalbini acıların en dayanılmazıyla yaktılar, kavurdular. Sıra
kundaktaki çocuğuna gelince kadın irkilerek geri çekildi. Artık buna
dayanamayacaktı.
İşte o zaman bir mucize gerçekleşti.
Kundaktaki bebek dile geldi:
“Anneciğim!” dedi. “Fırlat kendini kızgın suların içine! Âhiret
azabının yanında dünya azabının ne değeri var!”
Dininden asla ödün vermeyen o yiğit hanım kendisini kazanın içine attı.”
Enes ibni Mâlik Peygamber Efendimiz’e on yıl boyunca hizmet etti ve
Resûlullah’ın huzurunda nice insanın Müslüman oluşunu gördü.
Onun tespitine göre bazıları, ilk zamanlar, dünya malı kazanmak için
İslâmiyet’i kabul etmişti; fakat Müslüman olduktan sonra anlayışları değişti.
Dine gerçekten gönül verdiler.
Onların gözünde İslâmiyet, dünyadan ve dünya üzerindeki her şeyden daha
kıymetli hale geldi.
En değerli sermâyemiz
Dinimiz en aziz varlığımız, dünya ve âhiretteki en değerli sermayemizdir.
Onu korumak, onu yaşamak ve yaşatmak için gerektiğinde her sıkıntıyı göze
almalıyız.
Bu dünyaya imtihan olmak için geldik. Dünyadaki her şeyin fâni olduğunu
gördük. Sadece Allah’ın kalıcı olduğunu anladık.
İşte bu sebeple:
“Ey Rabbimiz!
Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi bir daha dininden ayırma!”
diye dua edelim.
Peygamber Efendimiz gibi:
“Ey Kalpleri halden hale çeviren Allahım!
Kalbimi dininden ayırma!” diye yalvaralım.
-BU YAZI ALTINOLUK DERGİSİNİN AĞUSTOS 2007 SAYISINDA
YAYINLANMIŞTIR.-
|