Dinini Her Şeyin Üstünde Tutmak

Yaşar Kandemir hocamızın 2007 Ağustos ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 258 Sayfa: 028)

İslâmiyet’le şereflenen kimse dinini her şeyin üstünde tutmalı, onu gözü gibi korumalı, imanından fire vermemeli, mükemmel mü’min olmayı hedef edinmelidir.

Çünkü Cenâb-ı Mevlâ bize imanı sevdirdi; onu gönlümüze sindirdi; dinsiz kalmayı, günah işlemeyi, dinin güzel dediğine kötü demeyi bize çirkin ve iğrenç gösterdi.

Çok şükür gerçeği bulduk, inkâr batağından kurtulduk.

Öyleyse bu nimetin değerini bilmeli, Allah’a şükretmeliyiz. İman nimetinden sonra tekrar inkâra dönmeyi, ateşe atılmak gibi korkunç ve tehlikeli görmeliyiz.

Dinimize bütün varlığımızla sarılmalı; imanın tadını almaya, mü’min olmanın hazzını duymaya bakmalıyız.

Peygamberimize yapılanlar

Peygamber Efendimiz ve ilk Müslümanlar dinlerini her şeyin üstünde tuttular ve bu uğurda büyük sıkıntılar çektiler.

İslâmiyet’in ilk günlerinde, henüz kimseye eziyet edilmediği sıralarda, Resûl-i Ekrem Efendimiz’i, Allah’a inandığı için ölümle tehdit ettiler. Onu sık sık şehir dışına çıkmaya, Mekke’den uzaklaşmaya mecbur ettiler. Onu, Bilâl-i Habeşî’nin koltuğuna kıstırdığı azıcık bir yiyecekle, şehir dışında günlerce yaşamak zorunda bıraktılar.

Allah’ın sevgili elçisine peygamberlikten vazgeçsin diye sayısız işkenceler yaptılar. Kâbe’nin yanında namaz kıldığı bir gün, secdeye vardığı sırada, yeni doğurmuş bir devenin kanlı döl yatağını, içindeki pisliklerle birlikte mübarek omuzlarına koydular.

Tâiflileri dine dâvet etmeye gittiğinde, o zâlimler, “Allah senden başka peygamber gönderecek adam bulamadı mı?” diye onunla alay ettiler; mübarek vücudunu taşa tuttular; kendisini topraklarından zorla çıkardılar.

Ashâbın çektikleri

İlk Müslümanlara gelince;

onların bir kısmı köleydi; zâlim ve putperest efendileri vardı.

O zâlimler bu mazlumlara dinlerinden dönmeleri için ağır işkenceler yaptılar. Allah’a ve Peygamber’e hakaret etmelerini istediler. İstedikleri olmayınca onları kızgın kumların üstünde, ağır taşların altında inim inim inlettiler. Allah’tan başka sahibi olmayan o güçsüz insanlar, hayatlarını kaybetmek pahasına da olsa dinlerinden vazgeçmediler. Allah ve Peygamber aleyhinde konuşmadılar.

Bilâl-i Habeşî ile annesi Hamâme el-HabeşiyyeAmmâr ile babası Yâsir ve annesiSümeyye dinlerini her şeyin üstünde tutan o yiğit insanlardandı.

Bir gün Peygamber Efendimiz, Müslüman oldukları için kızgın kumlar üzerinde işkenceler gören bu anne, baba ve oğlun yanına gitti. Elinden hiçbir şey gelmeden onların acılar içinde kıvrandığını seyretti. Sonra da bu kahraman insanları:

“Ey Yâsir ailesi! Sabredin! Çünkü gideceğiniz yer cennettir!” diye teselli etti.

Ateşle dağladıkları Habbâb ibni Eret, döve döve gözünü kör ettikleri İran asıllı Zinnîredinlerinden döndüremedikleri birer inanç âbidesiydi.

Kimi örnek almalı?

İşte mü’min onlar gibi olmalı, dinini ve dinî değerlerini canından üstün tutmalıdır. Allah Teâlâ’nın yasakladığı bir şeyi yapmayı ve böylece mânevî derecesini düşürmeyi kendisi için büyük bir tehlike görmelidir.

Öyle yerlerde Yûsuf aleyhisselâm’ı hatırlamalı; onun, “Rabbim! Bu kadınların istediğini yapmaktansa zindanı tercih ederim” diyerek dünya güzeli bir kadını reddettiğini ve böylece Allah’ın buyruğunu her şeyin üstünde tuttuğunu unutmamalıdır.

İslâmiyet’in ilk yıllarında zâlimler sadece kölelere değil, hür Müslümanlara bile dünyayı dar ettiler.

Onlar da, Mekke’de, kâfirlerin arasında Müslümanca yaşama imkânı kalmadığını görünce, zengini yoksulu, genci yaşlısı, kadını erkeğiyle dinlerini nasıl koruyacaklarını düşündüler.

Sevgili Peygamberimiz bu çilekeş insanlara Habeşistan’da âdil bir kral bulunduğunu, orada Müslümanca yaşayabilecekleri söyledi.

Dinlerini her şeyin üstünde tutan ve her biri bir iman sıradağı olan o gerçek Müslümanlar evlerini barklarını, yurtlarını yuvalarını terk ettiler; kurulu düzenlerini dağıttılar; iki defa Habeşistan’a, daha sonra Medine’ye hicret ettiler.

İlk peygamberden bu yana devam edegelen tevhid mücadelesini iyi bilmeliyiz.

Yiğit Müslümanları kendimize örnek almalı, din ve dinî değerler uğrunda gerektiğinde can vermeyi şereflerin en üstünü kabul etmeliyiz.

Dinimizi yaşamaya çalıştığımız için başımıza gelen sıkıntılar bizi bunaltmamalı, her sıkıntının bir imtihan olduğunu düşünmeli, “Elbette her zorluğun bir kolaylığı var” âyetiyle taze can bulmalıyız. Kendimizi zayıf hissettiğimiz zamanlar sırtımızı Rabbimize dayamalıyız.

Bir gün Onun bize çıkış yolunu göstereceğinden emin olmalıyız.

“Dayan, anneciğim!”

Vaktiyle Mekke’de işkenceler dayanılmaz olunca, Müslümanlar Resûlullah’ın yanına geldiler:

“Ey Allah’ın elçisi!” dediler. “Bizi kurtarması için Allah’tan yardım istemeyecek misin? Bizim için dua etmeyecek misin?”

Allah’ın Resûlü onlara biraz daha dayanmayı, sabretmeyi tavsiye etti ve şunları söyledi:

“Sizden önceki çağlarda nice yiğit Müslümanlar büyük çileler çektiler;

Kâfirler onları çukurlara gömdüler;

vücutlarını testereyle ikiye biçtiler;

bedenlerini demir taraklarla taradılar;

etlerini parça parça ettiler;

bütün bu zulümlere rağmen onlar dinlerinden dönmediler.”

Sevgili Peygamberimiz dinleri uğrunda büyük sıkıntı çeken insanları anlatırken, Firavun’un kızına berberlik eden kadının macerasını anlattı:

Firavun herkesin kendisine tapmasını istiyordu; bu hanımın Allah’a iman ettiğini öğrenince küplere bindi ve ona ağır bir ceza verdi: Çocuklarıyla birlikte kocaman bakır bir kazanın içinde haşlanarak öldürülecekti.

Bu dindar hanımın gözleri önünde çocuklarını birer birer kaynayan kazana attılar. Kalbini acıların en dayanılmazıyla yaktılar, kavurdular. Sıra kundaktaki çocuğuna gelince kadın irkilerek geri çekildi. Artık buna dayanamayacaktı.

İşte o zaman bir mucize gerçekleşti.

Kundaktaki bebek dile geldi:

“Anneciğim!” dedi. “Fırlat kendini kızgın suların içine! Âhiret azabının yanında dünya azabının ne değeri var!”

Dininden asla ödün vermeyen o yiğit hanım kendisini kazanın içine attı.”

Enes ibni Mâlik Peygamber Efendimiz’e on yıl boyunca hizmet etti ve Resûlullah’ın huzurunda nice insanın Müslüman oluşunu gördü.

Onun tespitine göre bazıları, ilk zamanlar, dünya malı kazanmak için İslâmiyet’i kabul etmişti; fakat Müslüman olduktan sonra anlayışları değişti. Dine gerçekten gönül verdiler.

Onların gözünde İslâmiyet, dünyadan ve dünya üzerindeki her şeyden daha kıymetli hale geldi.

En değerli sermâyemiz

Dinimiz en aziz varlığımız, dünya ve âhiretteki en değerli sermayemizdir. Onu korumak, onu yaşamak ve yaşatmak için gerektiğinde her sıkıntıyı göze almalıyız.

Bu dünyaya imtihan olmak için geldik. Dünyadaki her şeyin fâni olduğunu gördük. Sadece Allah’ın kalıcı olduğunu anladık.

İşte bu sebeple:

“Ey Rabbimiz!

Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi bir daha dininden ayırma!” diye dua edelim.

Peygamber Efendimiz gibi:

“Ey Kalpleri halden hale çeviren Allahım!

Kalbimi dininden ayırma!” diye yalvaralım.