Dini Yaşatmak İçin

Yaşar Kandemir hocamızın 2001 Mayıs ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 183 Sayfa: 024)

İman güneş gibidir; insanın ruhunu aydınlatır. İnançsız insan mutsuzdur,karamsardır; köksüz bitki gibi solmaya, kurumaya mahkûmdur. Allah’ı bilmek ve O’nun istediği gibi yaşamak her insanın hem görevi hem de en tabiî hakkıdır. Onun bu hakkını kimse engelleyemez. Engellemeye kalkanların peygamberleri engellemeye kalkanlardan bir farkı olamaz.

Bugün insanları dinden soğutmanın değişik yolları deneniyor. Bir müslüman hanım farklı bir şekilde örtününce, bir müslüman erkek ben kadın eli sıkmam deyince, hemen bir ayıplama, küçümseme bonbardımanı başlıyor: “Efendim, yirmi birinci yüzyılda böyle çağ dışı davranışlar hoş görülemez” diye nutuklar atılarak onların nefesi kesilmeye çalışılıyor. Ardından birileri “bence…” diye söze başlıyor ve kendi anlayışından farklı bir hayat görüşüne yaşama şansı tanımıyor. Bir müslümanın ibadet diye yaptığı, imanımın gereği diye ortaya koyduğu bir davranışı birileri sahte bir ilâh edasıyla yasaklamaya kalkıyor. Edepten nasibi olmayan bir başkası, bu çağda zinanın haramlığından söz edilemeyeceğini ileri sürüyor.

Hangi mantıklı insan imanı ilgilendiren bir hususla çağ ve medeniyet arasında ilgi kurabilir? Eğer medeniyet ve insanlık diye bir şey varsa, bir kimse kalkıp imanla doğrudan ilgili bir davranışı nasıl ayıplayabilir?

Birini vurup öldürmekle iman, edep ve iffet sahibi kişilere inandığı gibi yaşama hakkını tanımayıp onu mânen öldürmek arasında ne fark vardır? Aziz şâirimiz Mehmed Âkif İslâm güneşinin henüz doğmadığı yılları tasvir ederken şöyle demişti:

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta

Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi

Kendilerine dinlerini yaşama hakkı tanınmayan dişsiz insanlar bugün de yenip yutuluyor; yüreği parçalanıp bir kenara atılıyor. Demekki çağlar değişse de değişen bir şey yok.

YAVRULARIN KORUNMASI

 

Kapalı bir yerde sigara içeni gördüğümüzde hemen protesto edebiliyoruz. Demekki kötülüklerle mücadele ruhunu büsbütün kaybetmemmişiz. Dağı taşı, kanatsız kuşu korumak için dernekler kurabiliyoruz. Demekki gönlümüzden merhamet büsbütün silinmemiş. Fakat bir kısmını yukarıda zikrettiğim, körpecik ve korumasız yavrularımızın ruhunu tahrip edebilecek bazı yıkıcı sözler karşısında kılımız kıpırdamıyor!.. Sigara zehirinden daha ağır olup insanı mânen öldürebilecek bu tür sözlerin çocuklarımızın hâfızasında kötü bir iz bırakabileceği ve şeytan onlarla yakın temasa geçtiğinde, o mâsum müslüman evlâdına “gerçekten de zina sözü bu çağda pek anlamsız” dedirtebileceği aklımızdan geçmiyor!..

Yalanı gerçek gibi söylemekte pek mâhir olan insan kılığındaki şeytanlar etrafımızda cirit atıyor. Allah ise bizim “İnsanın kalbine devamlı surette kötü şeyler fısıldayan cin ve insanların şerrinden” kendisine sığınmamızı istiyor (Nâs 114/4-6). Onların zehirli sözleri karşısında savunmasız ve korunmasız olan yavrularımıza sahip çıkmak, hatta ailesi Allah ve âhiret bilgisinden yoksun olduğu için bu zehirli sözlere kolayca kapılabilecek olan diğer mâsum yavruları düşünmek ve onlara Allah ve âhiret bilgisini, imanın güzelliğini ve vazgeçilmezliğini öğretmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Çocuklarının mânevî dünyasıyla ilgilenmeyen, ruhlarını tahrip edecek kötülüklerle onları baş başa bırakmakta sakınca görmeyen bir ana-babanın hayatta olması, zengin olması, güçlü ve sağlıklı olması ne ifade eder ki! Meseleye böyle bakınca, müslüman olarak sorumluluğumuz bir kat daha artıyor.

Şuurlu bir müslüman, din kardeşlerini çâresizlikleriyle başbaşa bırakamaz. Onların derdine derman olmaya çalışır. Dünyayı ve âhireti kulları için yaratan Allah Teâlâ onları hiçbir zaman dertleriyle baş başa bırakmamış, onlarla irtibatını koparmamıştır. Her devirde onlara peygamberleriyle haber göndermeye devam etmiştir. Ama son peygamberi vefat edince kullarıyla irtibatının şekli değişmiştir. “Âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır” (Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 1) buyuran Son Peygamber insanlara gerçeği anlatma, kendilerini bekleyen tehlikelere karşı onları uyarma görevinin artık âlimlere verildiğini belirtmiştir.

Şu halde insanlara doğru yolu gösterme işi dünya durdukça devam edecektir. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi öğüt mü’minlere fayda vereceği için (Zâriyât 51/55), müslümanlar insanlara iyi ve güzel şeyleri anlatma, kötü ve zararlı davranışlardan sakındırma işini hiçbir zaman ihmal etmeyeceklerdir.

RESÛL-İ EKREM NASIL BAŞARDI?

 

Hepimizin bildiği gibi Resûl-i Ekrem Efendimiz’e ilk önce dört kişi iman etti. Bunlardan üçü yani hanımı Hz. Hatice, kendi evinde ve himâyesinde yetişen amcasının oğlu Hz. Alive âzatlı kölesi Zeyd İbni Hârise ailesinin fertleriydi. Dördüncü müslüman olan Hz. Ebû Bekir‘i Allah’ın Resûlü özenle seçti. Çünkü o, İslâmiyet’in tanınması ve yayılması hususunda Resûl-i Ekrem’in eli ve dili olacaktı. Hz. Ebû Bekir üstün ahlâklı, yumuşak tabiatli, uyumlu, sevimli, herkesle iyi geçinen, iyilik yapmaktan hoşlanan, hoşsohbet bir kimseydi; özellikle de insan tanımakta ve soy bilgisinde pek mâhirdi. Onun bu güzel vasıfları, İslâmiyet’e yeni mü’minler kazandırmasında son derece tesirli oldu.

Hz. Ebû Bekir toplumdaki saygın yeri sebebiyle Mekke’nin önemli şahsiyetleriyle, özellikle de onların genç çocuklarıyla görüşmeye başladı. Görüştüğü kimselerde ahlâkî üstünlük ve İslâm’a yatkınlık aradı ve şu ünlü sîmaların İslâmiyet’le şereflenmesine vesile oldu: Osman İbni Affân, Zübeyr İbni Avvâm, Abdurrahman İbni Avf, Sa‘d İbni Ebî Vakkâs ve Talha İbni Ubeydullah. Bu isimlerin kulağınızı tatlı bir mûsikî nağmesi gibi okşadığından eminim. Çünkü gerek bunlar gerekse onların hidâyetine vesile olan Hz. Ebû Bekir, aşere-i mübeşşere‘den yani Resûl-i Ekrem’in cennetle müjdelediği on bahtiyârdan altısıdır. Bu altı kişinin hepsi de Kureyş kabilesinden olup Kâinâtın Efendisi’nin uzaktan veya yakından akrabası idi.

İslâm’a davet konusunda Hz. Ebû Bekir’i başarıya götüren iki özelliği vardı. Bunlardan biri kültürlü ve şahsiyetli bir insan olmasıydı. Nesep ilmi de denen ve o günün toplumunda pek değer verilen soy bilgisinde üstüne yoktu. İnsanları dinin güzelliğine dâvet edecek kimsenin her şeyden önce onları tanıyacak bir kültüre sahip olması gerekliydi; bir muamma olan insanı tanımak için onun kalbine nereden ve nasıl girileceğini bilmesi çok önemliydi.

Hz. Ebû Bekir’i başarıya götüren ikinci husus, Mekke’nin tanınmış tüccarlarından biri olması sebebiyle servetini ortaya koyması, yoksullara destek vermesi, köleleri satın alıp hürriyetlerine kavuşturmasıydı. Demekki insanlara İslâm’ın güzelliğini tanıtacak kimsenin onların sadece mânevî dertlerine değil, maddî sıkıntılarına çözüm bulabilmesi ve ekmeğini onlarla paylaşabilecek cömertliğe sahip olması gerekliydi. Çünkü dünyaya ve dünyalığa değer vermeyen kimsenin Allah’ın sevgisini kazanacağı, halkın elindeki imkânlarda gözü olmayan, üstelik kendi elindekini onlara harcayan kimsenin de halkın sevgisini kazanacağı şüphesizdir. İslâmiyet’in Kuzey Afrika, Habeşistan, Somali, Hindistan, Çin, Endonezya, Malezya ve Filipinler’de büyük ölçüde tüccarların gayretiyle yayılmış olması ne kadar anlamlıdır!

İslâm’ı ve onun değerlerini benimsemek ve yaşamakla kalmayıp bu ilâhî ışığın aydınlığından yoksun olanlara onu götürmek, tanıtmak, İslâmî değerleri yaşatmak, diğer bir ifadeyle İslâm dâvetinin önündeki engelleri kaldırmak her müslümanın öncelikli görevidir. Hz. Peygamber Rabbine kavuştuktan sonra bu hizmeti müslümanlara bırakmıştır. Müslümanlar da hem İslâmî kimliklerini korumak, çocukları başta olmak üzere mensuplarını kaybetmemek için insanları Allah’ın yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet edecek kimseleri yetiştirecek ve bu hususta çağın getirdiği ve gerektirdiği dâvet şekillerini kullanacaklardır. Bu hizmet erlerinin varlıklı müslümanlar arasından çıkması, Hz. Ebû Bekir örneğinde olduğu gibi, hizmetin Allah’ın izniyle daha kolay bir şekilde başarıya ulaşmasını sağlayacaktır.