Dile Benden Ne Dilersin!

Yaşar Kandemir hocamızın 2001 Nisan ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 182 Sayfa: 024)

Ashâb-ı kirâm Resûl-i Ekrem Efendimiz’in talebesi, bizim de hocamızdır. Peygamber terbiyesinde yetişen bu İslâm büyüklerinden öğrenecek çok şeyimiz vardır. Nelere önem verdiklerini, dünya ve âhirete nasıl baktıklarını bilmemiz şarttır. Hepsi de Allah katında hatırlı olan bu aziz insanları önemli, önemsiz diye ayırmak bizim haddimiz değildir. Zaten bizim gibi, zengini baş köşeye oturtup fakiri kapı ardına atan, iyi giyinene itibar edip kötü giyinenin yüzüne bakmayan kimselerin hangi ölçüsü tutarlı olabilir?

Peygamber Efendimiz’in buyurduğu üzere, Allah Teâlâ’nın “Saçı başı dağınık, eli yüzü tozlu, kapılardan kovulmuş” bazı kimselere büyük değer verip onların dediğini yapması (Müslim, Birr 138, Cennet 48), “cennete girenlerin çoğunun yoksullar olması” (Buhâr’i, Rikak 51; Müslim, Zikir 93); bizim ense kulak yerinde görüp de önemli adam diye itibar ettiğimiz kimselerin Allah yanında sinek kanadı kadar değeri bulunmaması (Buhâr’i, Tefsîr 18/6; Müslim, Münâfıkûn 18); önemsiz gördüğümüz bir müslümanın, saygın kabul ettiğimiz milyonlarca adamdan Allah katında daha hayırlı olması (Buhâr’i, Nikâh 15; Rikak 16) bizim insanı tanımadığımızı, ölçülerimizin de İslâmî olmadığını ortaya koymaktadır.

BANA ŞEFAAT ET!

Bu sohbetimizde, fakir bir sahâbî olan Rabîa İbni Kâ‘b el-Eslemî’nin hayatından iki safhayı ele alacağız. Rabîa, Ashâb-ı Suffe’den yani Mescid-i Nebevî’de yatıp kalkan fakir müslümanlardan biriydi. Görevi Resûl-i Ekrem’e hizmet etmekti. Bütün gün Peygamber aleyhisselâm’ın yanında bulunur, yatsı namazı kılınıp da herkes evine gittiği andan itibaren vazifesi biterdi. Ama o, gönlünü Peygamber’in eşiğine bağladığı için, belki bana bir hizmet düşer diye kapısından ayrılmazdı. Peygamberler Sultanı’nın bazen “sübhânallah, sübhânallah”, bazen “sübhânallahi ve bihamdih” diye uzayıp edip giden zikirlerini dinleyerek oracıkta uyuyakalırdı.

Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz onun bu samimi halinden ve çıkarsız hizmet aşkından duygulanarak:

– Rabîa! Dile benden ne dilersin! buyurdu.

O anda Rabîa’nın aklına bir şey gelmedi. Çünkü onun Allah’ı ve Resûlünü hoşnut etmekten başka bir hesabı yoktu. Ama bu güzel teklifi reddetmeyi de uygun görmedi.

– Düşüneyim de sana bildireyim, yâ Resûlallah! dedi.

Sonra da acaba ne istesem, diye kafa yormaya başladı. Bir dünyalık istesem, dünya fâni, yok olup gidecek, rızkım ise ayağıma geliyor ve bana yetiyor. Peygamber aleyhisselâm Allah’ın yanında hatırlı bir insan olduğuna göre, en iyisi ben âhiretle ilgili bir şey isteyeyim, diyerek Resûlullah’ın huzuruna çıktı. Onu gören Peygamber-i Zîşân gülümsedi:

– Ne yaptın Rabîa, benden ne isteyeceğine karar verdin mi? diye sordu.

– Evet, yâ Resûlallah! dedi Rabîa. Bana şefaat etmeni, Rabbinin beni cehennemden âzâd etmesini sağlamanı diliyorum.

Doğrusu Rabîa, bir peygamberden istenebilecek en değerli şeyi istemişti. Hz. Peygamber onu takdir etmekle beraber bu konuda birinin yardımını alıp almadığını öğrenmek istedi:

– Bunu sana kim tavsiye etti? diye sordu. Rabîa:

– Seni peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim, bunu bana kimse tavsiye etmedi. Ama sen bana “Dile benden ne dilersin” deyince kendi kendime şöyle düşündüm diyerek aklından geçenleri anlattı.

Rabîa çok güzel bir şey istemişti, ama bu, sadece Peygamber’in dilemesiyle olacak bir şey değildi. İşte bu sebeple Cihânın Efendisi uzun süre düşündükten sonra Rabîa’ya şunları söyledi:

– Tamam, istediğini yapacağım; ama sen de çok secde ederek bana yardımcı ol! (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 57, 59).

Âhiretin dünyadan daha önemli olduğunu bilen insan, tıpkı Rabîa gibi dünyanın fânî, âhiretin bâkî olduğunu düşünerek hesabını ona göre yapar. Azalan, tükenen, eskiyen, solan değerlere değil, bitmeyen, her dem tâze kalan güzelliklere gönül verir. Dünyanın kimseye kalmayacağını, dünya malının ise dünyada kalacağını aklından çıkarmaz.

***

Bu olay, bir gün tebdil gezmeye çıkan Fâtih Sultan Mehmed’le Kapıcı Sinan Çelebi arasında geçen konuşmayı hatırlatıyor. Fâtih, o gün akşam ezanı okunduktan sonra Unkapanı kapısına gelir. Ama padişahın emri gereğince ezanla birlikte kale kapıları kapanmıştır. Fâtih Sultan kapıyı açtırmak için ne kadar dil dökse de Kapıcı Sinan Çelebi kapıyı açmaz. Sonunda padişah kendini tanıtmak zorunda kalır. İşte o zaman Sinan Çelebi her babayiğidin söyleyemeyeceği sözü söyler:

– “A Hünkârım, kendi töreni yine kendin ne diye bozarsın!” der. Bu, vazifesine sâdık adamın korkup çekinmeden mertçe konuşması padişahı son derece memnun eder ve ona:

– “Sen yavuz er imişsin; padişahın töresine bu kadar sâdık adamlar az bulunur. Dile benden ne dilersin!” diye sorar.

Tıpkı Rabîa İbni Kâ‘b gibi hesabını çok iyi bilen ve geçici dünya malı yerine kalıcı âhiret saâdetini tercih eden Sinan Çelebi:

– “Sultanım, benim adıma bir câmi yaptır!” deyiverir. Padişah da onun bu arzusunu yerine getirir.

İslâm terbiyesiyle yetişen insanlar işte böyle olur. Dünyaya âhireti kazanmak için geldiğini hiçbir zaman unutmaz. Önüne çıkan her fırsatı bu hesaba göre değerlendirir.

SEN NASIL UYGUN GÖRÜRSEN

Rabîa’nın hoş bir macerası daha vardır. Bir gün Resûl-i Ekrem ona:

– Artık evlensene, Rabîa, buyurdu. Fakat o, evlenecek ve bir evi geçindirecek maddî imkânı bulunmadığını, daha da önemlisi, kendini Resûlullah’tan ayıracak hiçbir şeyi arzu etmediğini söyledi.

Bir müddet sonra Allah’ın Resûlü Rabîa’ya yine evlilik konusunu açtı. O da aynı cevabı verdi. Ardından da kendi kendine düşünmeye başladı: “Resûlullah’ın teklifini reddetmekle acaba doğru mu yaptım? Benim için hayırlı olanı o daha iyi bilir. Şayet yine bu konuyu açarsa, emrini yapmaya hazır olduğumu söyleyeyim”, dedi ve öyle yaptı.

Resûl-i Ekrem de onu, halkı Medine’ye seyrek gelen bir kabileye göndererek, “Rabîa’yı falan kadınla evlendirin” diye haber saldı. Kabile halkı Rabîa’yı çok iyi karşıladılar; “Resûlullah’ın emri başımız üstüne” dediler.

Olup biteni Resûl-i Ekrem’e anlatan Rabîa’nın bir sıkıntısı olduğu her halinden belliydi. Resûl-i Ekrem ona:

– Hayrola, bir derdin mi var? diye sorunca, Rabîa üzüntüsünün sebebini açıkladı:

– Yâ Resûlallah! Galiba bu iş olacak ama, benim düğün yemeği verecek param yok, dedi. Resûlullah’ın emri üzerine Rabîa’ya bir koç alması için para toplandı. Kâinâtın Efendisi de, ailesinin ertesi günkü rızkı olan bir miktar arpayı getirtti. Artık Rabîa rahatlamıştı. Onun düğün yemeğine Resûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir de katıldı. Merhamet Pınarı Efendimiz Rabîa’ya düğün hediyesi olarak bir tarla, Hz. Ebû Bekir de hurma bahçesinden bir kısmını verdi.

Aradan günler geçti. Bir gün çok tuhaf bir şey oldu. Hz. Ebû Bekir’le Rabîa arasında hurmalık yüzünden küçük bir ihtilâf çıktı. Bu sırada Hz. Ebû Bekir, her nasılsa ona hoş olmayan bir söz söyledi; ardından da söylediğine söyleyeceğine pişman oldu. Rabîa’ya, “Ne olur, sen de aynı sözü bana söyle, böylece aramızda kısas yapmış olalım” diye rica etti. Fakat Rabîa buna yanaşmadı. Üzerinde bir kul hakkı bulunmasından son derece rahatsız olan Hz. Ebû Bekir hurmalığın tamamını Rabîa’ya bıraktıktan sonra “Haydi o sözü bana iade et” diye ısrar etti. Rabîa, Hz. Ebû Bekir gibi birine öyle bir şeyi nasıl söylerdi! “Hayır, bunu yapamam, dedi. Doğrusu Hz. Ebû Bekir çok zor durumda kalmıştı. “Öyleyse gel Resûlullah’a gidip meseleyi arzedelim; belki o kısas yapmamıza izin verir” dedi.

Kendi kabilesinden bazılarının Rabîa’yı haklı, Hz. Ebû Bekir’i haksız bulmaları bu fakir, ama gönlü zengin insanı çok üzdü. “Siz Ebû Bekir’in kim olduğunu bilmiyor musunuz? Onu gücendirmek Resûlullah’ı gücendirmektir; Resûlullah’ı gücendirmek ise Allah’ı gücendirmektir. İşte o zaman Rabîa mahvolur” diyerek onları susturdu. Rabîa, işte bu düşünceyle Hz. Ebû Bekir’e kötü bir söz söylemek istemiyordu.

Resûl-i Ekrem’in huzuruna vardıklarında Hz. Ebû Bekir olup bitenleri anlattı. Allah’ın Resûlü bir de Rabîa’yı dinledikten sonra ona, o sözü Ebû Bekir’e iade etmemekle iyi yaptığını, onun yerine “Allah seni bağışlasın Ebû Bekir” demesini tavsiye etti. Rabîa öyle deyince, Hz. Ebû Bekir çok duygulandı, ağlayarak evinin yolunu tuttu (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 58).

Ashâb-ı kirâm, birini incitmekten, gönül kırmaktan ve böylece kul hakkına tecâvüz etmekten son derece sakınırdı. Küçükler büyükleri sayar, büyükler küçükleri himâye ederdi. Onlar hesaplarını dünyaya göre değil, âhirete göre yaparlardı. Cenâb-ı Mevlâ bizi onların şefaatine nâil eylesin (Âmin).