Elbette Allah rızâsı için vermekten söz ediyoruz.
Şayet bize “Ne cömert adam!” desinler diye,
veya “Ne cimri adam!” demesinler diye veriyorsak,
bunun Allah katında hiçbir değeri olmadığı gibi,
cömertlikle de bir ilgisi yoktur.
Yüce Rabbimizin bir adı da “Kerîm”dir.
Kerîm ne demektir?
Çok hayır yapan, demektir.
Yaptığı iyiliğin arkası gelmeyen, demektir.
Elinden geliyorsa bağışlayan…
Va’d ettiğini yerine getiren…
Kendinden beklenenden daha fazlasını veren…
Ne kadar verdiğine, kime verdiğine bakmayan…
Kendine sığınanı koruyup gözeten, demektir.
“Kerîm”in kullarına da “kerem” yani cömertlik yakışır.
Peygamber Efendimiz
Cenâb-ı Mevlâ’nın cömertliğini şöyle anlatır:
“Elbette Rabbiniz pek hayalı, pek cömerttir.
Kulu ona elini açtığı zaman,
o elleri boş çevirmekten hayâ eder”
(Ebû Dâvûd, Vitir 23; Tirmizî, De'avât 104).
“Allah cömerttir; cömertliği sever”
(Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), I, 111, 112).
O Kerîm’in, kendilerine ikrâmda bulunduğu kulları da
böyle olmalı değil midir?
Zor durumda olduğunu öğrendiği kardeşinin
imdâdına yetişmeli değil midir?
Kendisine açılan eli boş çevirmemeli değil midir?
Hurma bahçesi
Şimdi konuya bir başka açıdan bakalım.
En üstün cömertlik hangisidir, diye soralım.
Elbette cömertliğin en değerlisi,
kendisi de muhtaç durumdayken
elindekini daha muhtaç olana vermektir.
Şimdi size bu konuda iki misâl sunacağım:
Ashâb-ı kirâmın Peygamber Efendimize ikrâmını,
onun da bu ikrâmı
ihtiyaç içindeki sahâbîlerine ikrâm etmesini gösteren
iki mükemmel îsâr örneği...
Îsâr yani başkasını kendine tercih etme fedakârlığı…
Çok iyi bilirsiniz:
Peygamber Efendimiz ve ashâbı,
dinlerini yaşayabilmek için
Medine’ye hicret ettiler ve bu sırada
bütün mal varlıklarını Mekke’de bıraktılar.
Medine’ye vardıklarında yiyecek ekmeğe muhtaçtılar.
Yardım edenler anlamında “Ensâr” dediğimiz
Medineli Müslümanlar, onlara kucak açtılar.
Her şeylerini “Muhâcir” kardeşleriyle paylaştılar.
Fahr-i Âlem Efendimizin hizmetkârı Enes’in
gözü, gönlü tok annesi Rümeysâ
varlıklı bir hanımdı.
Bizim daha çok Ümmü Süleym diye bildiğimiz
bu varlıklı ve cömert hanım
iki güzel şey yaptı:
Oğlu Enes’i Peygamberimizin hizmetine verdi.
Ayrıca hurma bahçelerinden birini de
Resûlullah Efendimize ikrâm etti.
Bu bahçenin pek güzel hurmaları olur;
onları ailenle birlikte âfiyetle ye;
misafirlerine yedir, dedi.
Peygamber Efendimiz Ümmü Süleym’e teşekkür etti,
dualar etti.
Allah’ın Elçisi de cömertlerin cömertiydi.
Yakınlarını görüp gözetirdi.
O da bu güzel ikrâmı dadısı Ümmü Eymen’e ikrâm etti.
Ümmü Eymen tam yedi yıl boyunca
bu bahçeden faydalandı.
Hayber fethedilince, muhâcir Müslümanlar
bağ, bahçe sahibi oldular.
Ensâr kardeşlerinin kendilerine verdiği
hurma bahçelerini teşekkür ve dualarla birlikte
onlara iade ettiler.
Peygamber Efendimiz de öyle yaptı.
Rümeysâ hanımın hediyesi olan hurma bahçesini
ona teşekkür ve dualarla birlikte geri verdi.
Dadısı Ümmü Eymen’e de
kendi bahçesinden hisse verdi.
(Buhârî, Hibe 35; Müslim, Cihâd 70).
Câbir’in oğlağı
Câbir ibni Abdullah’ın cömertliği ise
daha bir farklıdır.
Elinde olanın hepsini verme kabilinden.
Câbir’in bir tane oğlağı, biraz da arpası vardı.
Medine’nin yerlisiydi, ama varlıklısı değildi.
O günlerde ashâb-ı kirâm,
Hendek Savaşına hazırlanmaktaydı.
Medine’nin etrafına,
düşmanın geçmesini önlemek için
hendek kazmaktaydı.
Kazılan yerlerden birinde
kocaman bir kaya çıkmıştı.
Onu sahâbîler bir türlü kıramamıştı.
Peygamberler Sultanı eline bir balyoz almış,
kayayı üç vuruşta parçalamıştı.
İşte o sırada Câbir göreceğini görmüştü.
Balyoz sallayan Efendimize bakarken,
açlıktan karnına taş bağladığını farketmişti.
Esasen üç gündür sahâbîler pek bir şey yememişti.
Câbir buna çok üzüldü.
Evine gitti; gördüklerini hanımına anlattı.
Oğlağı kesip tencereye koydular.
Hanımı da arpayı öğütüp ekmek yapmaya başladı.
Câbir, Efendimizin yanına geldi, onu yemeğe davet etti.
Yanına bir veya iki kişi daha alabileceğini söyledi.
Fakat Kâinâtın Efendisi,
arkadaşları açken karnını doyuranlardan değildi.
Hendek kazanlara seslendi:
“Câbir’in bize ziyafeti var, haydi evine gidiyoruz” dedi.
Câbir şaşırıp kaldı. Efendimiz onu hemen eve yolladı:
“Hanımına söyle, ben gelinceye kadar
tencereyi ateşten indirmesin,
ekmeği de fırından çıkarmasın!” buyurdu.
Câbir koşarak eve gitti, bayılacak gibiydi.
Hanımı onu teselli etti:
“Peygamber Efendimize ne ikrâm edeceğimizi
söyledin mi?”
“Evet, söyledim.”
“Öyleyse gerisini merak etme!”
Eve tam bin kişi geldi.
Efendimiz ekmeği koparıyor, üzerine et koyuyordu.
Sonra da onu sıradaki sahâbîye veriyordu.
O bin kişi ete, ekmeğe doydu.
Tenceredeki et, ocaktaki ekmek olduğu gibi duruyordu.
(Buhârî, Megâzî 29; Müslim, Eşribe 141).
Peygamber bereketi işte böyle bir şeydi.
Bir kellenin macerası
Şimdi de Abdullah ibni Ömer’i dinleyelim:
Peygamber Efendimiz zamanında
fakir sahâbîlerden birine bir kelle,
yani kesilmiş bir koyun başı hediye edildi.
Esasen ashâbın fakiri de zengindi;
gönül zengini...
Onlar kendilerinden yukarıda olana değil,
kendilerinden aşağıda olana bakardı.
“Falan kardeşim bizden daha yoksul,
nüfusu bizden daha çok” dedi
ve kelleyi onun evine gönderdi.
Peygamber terbiyesiyle yetişen o asil insanların
fakiri de cömertti. Nitekim o sahâbî de
bir başka fakiri kendine tercih etti.
O kelle yedi evi böyle dolaştıktan sonra,
tekrar ilk hediye edilen fakirin evine gönderildi.
Bu olay üzerine:
“Onlar ihtiyaç içinde olsalar bile
başkalarını kendilerine tercih ederler” (Haşr 59/9)
âyeti nâzil oldu (Hâkim, el-Müstedrek [Atâ], II, 526;
İbn Ebû Şeybe, el-Musannef (Hût), VII, 214).
Bu âyet-i kerîme,
Medineli Müslümanların yani Ensâr-ı kirâmın,
Muhâcir kardeşlerini kendilerine tercih ettiklerini
dile getiriyordu.
Allah Teâlâ onları işte böyle övüyordu.
Peygamber terbiyesiyle yetişenler, işte böyle kimselerdi.
Onlar başkalarını kendilerine tercih ederlerdi.
Yani onlar “îsâr sahibi”ydi…
Cömertliğin güzel sonuçları
Cömertlik, mükemmelliktir.
İyi Müslüman olmanın göstergesidir.
Çünkü onların dünyada gözü yoktur.
Onlara göre asıl hayat âhiret hayatıdır.
Cömert olanı Allah da sever, insanlar da.
Cömerdin düşmanı da azdır, haset edeni de.
Cömerdin rızkı boldur; ömrü uzundur.
Güzel Rabbim cömertlerin gönül zenginliğini
hepimize nasib eylesin. Âmîn.
-ALTINOLUK DERGİSİNİN HAZİRAN 2007 SAYISINDA
YAYINLANMIŞTIR.-
|