Çocuk Böyle Sevilir

Yaşar Kandemir hocamızın 2000 Temmuz ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 173 Sayfa: 024)

Çocuk sevgisi Allah vergisidir. İnsanlığın zirvesi olan peygamberlerin, Allah ile irtibatlı gönüllerinde çocuk sevgisi hep çiçeklenegelmiştir. Daha da önemlisi onlar ümmetlerine çocuk sevgisinin ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini öğretmişlerdir. Ümmetlerini Allah’a giden yola çağırırken, kendi çocuklarının da, çırası taşlar ve insanlar olan cehennem ateşinden kurtulmasını arzu etmişlerdir.

Ya’kûb aleyhisselâm‘ın çocuklarına âdeta gönül teli titreyerek “Oğullarım! Allah sizin için uyulacak dini seçti. Başka dinlerden sakının, yalnız müslüman olarak can verin!”[Bakara sûresi (2), 132] deyişi bir babanın yavrularına duyduğu derin şefkati dile getirmektedir.

Tufan başlayıp da dağları yutacak sel suları yavaş yavaş yükseldiğinde Hz. Nûh’un, yüreğindeki engin muhabbeti aksettiren bir sesle haşarı oğluna “Oğlum! Gel bizimle beraber gemiye bin! Kâfirlerle beraber olma!” [Hûd sûresi (11), 42] diye seslenmesi, buna karşılık onun bir dağa çıkıp kurtulacağını söylemesi, o şefkatli babanın, artık hiçbir kâfirin tufandan kurtulma şansı kalmadığını belirtirken kocaman bir dalganın inatçı oğlunu yutuverdiğini görmesi kim bilir ne kadar hazin olmuştur.

Bu iki misâl bize şu dersi vermektedir. İyi bir baba, peygamberlerin yaptığı gibi çocuklarına Allah’a giden yolu öğretmeli, sonra da bütün sevgi ve şefkatini sesinde toplayıp “Yavrularım!” demeli. “Dünyanın câzibesine kapılıp şeytanın ardınca gitmenizi değil, Peygamberimiz’in gösterdiği o pırıl pırıl yolda yürümenizi istiyorum. Dünya bugün var, yarın yok. Allah’ın huzuruna dünya imtihanını başarmış olarak çıkmanızı arzu ediyorum.”

Ama çoğumuz böyle yapmıyoruz. Bu peygamber sünnetini görmezden geliyoruz. Çocuklarımıza iyi bir servet bırakarak geleceklerini garanti altına aldığımız zaman, onlara daha faydalı olduğumuzu zannediyoruz. Bütün nimetlerin geçici olduğunu, hiçbir dünya malının garantisi bulunmadığını hesaba katmıyoruz. Sağlam bir iman sahibi olmalarını temin ederek, Allah’ı hoşnut eden işleri (sâlih amelleri) öğreterek onları hem dünyada hem de âhirette mutlu edeceğimizi, yavrularımızın geleceğini emniyet altına almanın bu olduğunu unutuyoruz. Ana-babanın iyi birer insan olmasının ebedî hayatta çocuklarını kurtarmaya yetmeyeceğini, âhirette herkesin kazancının kendine olacağını, orada kimsenin kimseye faydasının dokunmayacağını göz ardı ediyoruz.

İnsanların ne ölçüde mutlu olduklarını anlamak için yakın çevremizdekilere şöyle bir bakalım. Her şeyleri bulunduğu, hatta bir kısmı en iyi okullarda okuduğu halde maalesef çoğu mutsuz ve huzursuz. Onlara “Neden?” diye sorsak, her şeyi maddî ölçeklerle değerlendirerek hayatın anlamsız olduğunu ileri sürecekler. Kendilerini bu dünyadan daha güzel ve mükemmel bir cennet hayatının veya daha berbat ve hoyrat bir cehennem hayatının beklediğini düşünmeyecekler.

Allahım! Onları Sev!

Ailesinin ve yakınlarının en mükemmel müslüman, Allah katında en temiz insan olmalarını arzu eden Resûl-i Ekrem Efendimiz, üzerindeki siyah yünden dokunmuş çizgili ve geniş bir aba ile birgün evinden çıktı. “Anam” diye sevdiği kızının, Hz. Fâtıma’nın yanına gidiyordu. İlk önce sevgili torunu Hz. Hasan ile karşılaştı, onu kucaklayıp abasının içine aldı. Daha sonra gül kokulu Hüseyin’i gördü, onu da abasıyla sarıp kucakladı. Ardından Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’yi de abasıyla sarmaladı. Sonra da şu âyet-i kerîmeyi okudu “Ey Ehl-i beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” (el-Ahzâb 33/33; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 61 ).

Dünyaya hiç önem vermeyen, eline geçeni yoksullara dağıtan, o mütevazi evinde bir altın parçasının bile üç günden fazla kalmasını arzu etmeyen Resûlullah Efendimiz’e göre, aile efrâdının dünya kirinden arınıp tertemiz olması her şeyden daha önemliydi. İnsan, kendi saâdeti kadar aile fertlerinin bahtiyarlığını da düşünmeliydi. Onların adım başı karşılarına çıkan ve kendilerini yutmaya hazırlanan tuzaklara yakalanmadan son menzile doğru ilerlemeleri mârifetti. Bir baba veya anne çocuklarına dünya kadar servet bıraksa da bunları Allah’ın rızâsına uygun şekilde harcamayı onlara öğretmese, onca mal mülk o yavruların saâdetini değil felâketini hazırlardı.

Bir gece Efendimiz’in evlatlığı Zeyd İbni Hârise Resûlullah’ın kapısını çaldı. Bir konuyu arzedecekti. Peygamber aleyhisselâm mübarek vücuduna, ne olduğunu Zeyd’in de bilemediği bir şey giyinmişti. Kucağında da ne olduğu görülmeyen bir şeyler vardı. Kâinâtın Efendisi kucağındakileri bırakmadan kapıyı açtı. Zeyd işini hallettikten sonra merakını yenemeyip Resûlallah’a kucağında ne olduğunu sordu. Resûl-i Kibriyâ elbisesini açınca Hz. Hasan’la Hüseyin’in dedelerinin güzelliğini andıran gül çehreleri meydana çıkıverdi. Resûl-i Ekrem onlara bakarak şöyle buyurdu:

Bunlar benim oğullarım. Kızımın yavruları. Allahım! Ben onları çok seviyorum. Onları sen de sev! Onları sevenleri de sev!” (Tirmizî, Menâkıb 30). Resûl-i Ekrem bazan Hz. Hasan ile Zeyd İbni Hârise’nin oğlu Üsâme’yi kucağına alır, yine aynı şekilde “Allahım! Ben onları çok seviyorum. Onları sen de sev!” diye dua ederdi (Buhârî, Fezâilü ashâbi’n-nebî 22).

Efendimiz o yavruları sadece kendisinin sevmesini neden yeterli görmüyor da onları Allah Teâlâ’nın da sevmesini istiyordu? Çünkü herkes için hayatın bir tek gayesi vardı. O da Cenâb-ı Hakk’ın rızâ ve muhabbetini kazanmaktı. Sevgili torunları ve yakınları da o bahtiyarlığı tatmalıydı.

Rehberimiz Efendimiz’in kendi torunları ve yakınları için Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini kazanmayı böylesine ısrarla niyâz etmesinin sebebi üzerinde iyi düşünmeliyiz. Bizim yavrularımızın o sevgiyi elde etmeye daha fazla muhtaç olduklarını unutmamalıyız. Onları daha dindar yetiştirebilmek için gerekli imkân ve şartları hazırlamaya gayret etmeliyiz. Daha düne kadar birçok aile çocuklarını İmam-Hatip Liselerinde okutarak onların dinî tahsiliyle ayrıca meşgul olma külfetinden bir ölçüde kurtulurdu. Hem değişik mesleklerde yetişmelerini hem de dinlerini öğrenmelerini çok istediğimiz yavrularımız bugün bu imkândan mahrum kaldıklarına göre, her ana-baba çocuklarına dinî tahsil vermenin boyun borcu olduğunu unutmamalı, onların din eğitimi almaları için daha fazla gayret etmeli ve bunun yolunu hazırlamaya çalışmalıdır.

Nakışlı Örtü

Yıllar önce dergimizde “Nakışlı Örtü” başlıklı bir sohbetimiz yayımlanmıştı. Sohbetin konusu Resûl-i Ekrem Efendimiz ile kızı Hz. Fâtıma arasındaki karşılıklı sevgi, bağlılık ve bunların hayata yansımasıydı. Okumakta olduğunuz yazı vesilesiyle o sohbeti bir daha gözden geçirirken çok duygulandım. Hz. Fâtıma’nın mütevâzi çeyizini görüp hüzünlendim. Arpa öğüteceğim diye el değirmeni çevirmekten o nâzik kolları yorulduğu, elleri nasır bağladığı için bir gün babasına gittiğini, kendisine esirlerden bir hizmetçi verilmesini istediğini, fakat Peygamberler Sultanı’nın ona “Veremem kızım” dedikten sonra elindeki birkaç esiri satıp fakir müslümanların ihtiyaçlarını temin edeceğini söylediğini, bununla beraber ona her gün yatağa yatınca otuz üçer defa sübhânallah, elhamdülillah, Allahü ekber demenin bir hizmetçiden daha hayırlı olacağını hatırlattığını görüp halimize hayıflandım. Hele nakışlı örtü olayı konumuz açısından daha da mânalıydı. Olay şöyleydi:

Birgün Hz. Fâtıma sevgili babasını yemeğe dâvet etmişti. Kâinâtın Efendisi kızının evine vardı. Tam içeri girmek üzereyken kapıya asılmış rengârenk nakışlarla süslü bir örtü gördü ve gerisin geriye dönüp gitti. Babasının neden böyle davrandığını bilemeyen “Cennet kadınlarının hanımefendisi” bu hale çok üzüldü. Hz. Ali eve gelir gelmez onu Peygamberler Sultanı’na yolladı. Onun “Fâtıma’nın kapısında nakışlarla süslü bir örtü gördüm. Benim dünyevî şeylerle ne ilgim var!” dediğini duyunca rahatladı. O, sevgili babasını böyle değersiz şeyler için hiç üzer miydi! Örtüyü hemen yerinden indirdi ve yine babasının tavsiyesi üzerine onu fakir bir aileye hediye etti.

Bu ibretli olay Resûl-i Ekrem Efendimiz’in dünyaya bakış açısını yansıtmaktadır. Bin bir tuzaklı dünyanın sevgili kızını boş şeylerle oyalayabileceğini, bu yüzden onun değersiz şeyleri değerli görebileceğini hesap ederek yavrusunu kendine has bir yöntemle uyardığını göstermektedir.

Şimdi biz başımızı iki avucumuzun arasına alıp düşünelim. Bizim yavrularımızın şu fettân dünyanın câzibesine daha çabuk kapılacaklarını ve daha kolay baştan çıkacaklarını unutmayalım. İnsan yutan canavarların günümüzde iyice oburlaştığını göz ardı etmeyelim. Çocuklarımızın bir kolej veya üniversite imtihanını kaybetmelerine gereğinden fazla üzülen bizler, ciğerpârelerimizin dünya imtihanını kaybedip cehennemin yakıtı olmalarına nasıl dayanabiliriz? Cennetin ve cehennemin hak olduğuna, bir gün ilâhî huzurda hesap vereceğimize elbette iman ediyoruz. Öyleyse yüreklerimizin böyle bir acıyla kavrulmaması için çocuklarımızın din eğitimine daha çok önem verelim. Şayet böylece çocuklarımızı iyi birer müslüman olarak yetiştirebilirsek onları gerçekten sevdiğimizi göstermiş oluruz.