Buyruklarını Baştacı Etmek

Yaşar Kandemir hocamızın 1998 Mayıs ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 147 Sayfa: 024)

Onu derin bir hasretle özlüyoruz. Kaderin hikmetli ve san’atlı eli, aramıza yüzlerce yılı sıra dağlar gibi dizse de, o bizim buğulu gözlerimizde tütüyor. Teselliyi salavât-ı şerîfede arıyoruz. Okuduğumuz salât-ü selâmların ona sıcağı sıcağına sunulacağını bilmenin heyecanı, gönlümüze soğuk sular serpiyor. Onun ümmeti olmanın, onun yolunda gittiğini bilmenin verdiği huzurla, hasretiyle yanan gönülleri teskin etmek için söylediği “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadîs-i şerîfinin verdiği ümit ve teselli ile avunuyoruz.

Onun getirdiği her şeye, Allah’ın rızâsını kazanmak için bize yaptığı tavsiyelere, kısacası onun mübarek ağzından çıkan her buyruğa can simidi diye yapışmamız gerektiğini bilmekle beraber, hayatımızı onun hadisine ve sünnetine göre şekillendirmekte ihmalkâr davranıyoruz. Bizim dışımızdaki her varlık, onun önünde tam bir teslimiyetle baş eğdiği halde, biz ona baş eğmeyi bilmiyoruz.

Sesinizi Yükseltmeyin!

Hicretin dokuzuncu yılında Benî Temîm kabilesinden bir heyet Medine’ye Resûl-i Ekrem Efendimiz’in huzuruna gelmiş, onunla görüştükten ve öğreneceklerini öğrendikten sonra, Peygamber aleyhisselâm’dan kendilerine bir başkan tayin etmesini istemişlerdi. O sırada Sultânü’l-Enbiyâ hazretlerinin yanında iki değerli müşâviri, Hz. Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer de bulunuyorlardı. Hazret-i Ömer, Benî Temimlilere ashâb-ı kirâmdan Akra? İbni Hâbis’in, Hz. Ebû Bekir ise Ka?ka? İbni Ma?bed’in başkan tayin edilmesini teklif ettiler. Her nasıl olduysa, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu iki arkadaşı arasında küçük bir anlaşmazlık çıktı. Hz. Ebû Bekir, o can dostu Hazret-i Ömer’e “Bana muhâlefet etmek için böyle davranıyorsun!” diye çıkıştı. Hazret-i Ömer ise “Hayır, böyle bir niyetim yok” dedi. Hz. Peygamber’in âzâd kabul etmez bu iki bağlısı onu üzmemeye son derece dikkat ettikleri halde, âdetlerinin aksine biraz seslerini yükselttiler. Bu durum Allah’ın Resûlü’nü üzdüğü ve rahatsız ettiği için Hucurât sûresinin ilk âyetleri nâzil oldu. Allah Teâlâ, Resûlullah’ın o iki dostunun şahsında bütün mü’minleri şöyle ikaz etti:

“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin ve ona, birbirinizle konuştuğunuz gibi yüksek sesle hitap etmeyin; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, kalplerini Cenâb-ı Hakk’ın temizlik ve Allah korkusuyla doldurduğu kimselerdir. Onlara bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.”

Olayı bize nakleden râviler, bu âyet nâzil olduktan sonra o gür sesli Hazret-i Ömer’in, Resûlullah’a hitab ederken sanki bir sır tevdi ediyormuş gibi son derece hafif, zayıf ve fısıltılı bir sesle konuşmaya çalıştığını, hatta zaman zaman Hz. Peygamber’in onu iyice duyamadığını ve sözünü tekrarlamasını istediğini belirtirler (Buhârî, Tefsîru sûre 49/1; İ?tisâm 5).

Konu buraya gelmişken, gür sesiyle ve güzel konuşmasıyla ünlü olduğu için “ensarın hatibi” diye bilinen Sâbit İbni Kays hazretlerinin bu husustaki hassâsiyetine de işaret edelim. “Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin” âyeti nâzil olunca, Sâbit İbni Kays hazretleri “Eyvah! Ben cehennemlik oldum” diyerek üzüntüsünden dolayı evine kapandı. Mescidi Nebevî’ye ve Resûlullah’ın yanına gelmeye cesaret edemedi.

Onu mescitte göremeyen Peygamberler Sultanı, yakın komşusu Sa?d İbni Muâz’a:

– “Sâbit’ten ne haber, yoksa hastalandı mı?” diye sordu. O da böyle bir şey duymadığını söyledikten sonra komşusunu ziyarete gitti ve Hz. Peygamber’in onu göremediği için merak ettiğini söyledi. O zaman Sâbit İbni Kays derdini dile getirerek:

– Biliyorsunuz, Peygamber aleyhisselâm’a en yüksek sesle hitap edeniniz benim. Şu âyet indirilince anladım ki, ben cehennemlik bir adamım. Onun için bir yere çıkmıyorum, dedi.

Rahmet Peygamberi Efendimiz, bu sahâbîsinin endişesini haber alınca rahatladı ve:

– Üzülmesin. O cennetliktir, diye haber gönderdi (Müslim, Îmân 188).

Endişesinin yersiz olduğunu duyan, üstelik bu vesileyle cennetlik olduğunu öğrenen Hz. Sâbit buna çok sevindi.

İşte ashâb-ı kirâm efendilerimiz, Şâh-ı Enbiyâ hazretlerine böylesine saygılı idiler. Onu üzecek, rahatsız edecek, canını sıkacak ve gül hatırını incitecek hareketlerden son derece uzak durmaya çalışırlardı. Allah’ın rızâsını kazanmanın onu hoşnut etmekten geçtiğini iyi bilirlerdi. Yapılmasını tavsiye ettiği şeylerin, yani onun hadis ve sünnetinin insanı cennete götüreceğine, cemâlullaha kavuşturacağına şeksiz, şüphesiz iman ederlerdi.

Develer Bile

Bize bir haller oldu. Kâinâtın Efendisi’ni gözleriyle gören, nice mûcizesine şâhit olan, onun insanlığı kurtarmak için en son gönderilen Allah Elçisi olduğuna iman eden, bu sebeple de yap dediğini yapmakta, uzak dur dediğinden kaçmakta en ufak tereddüdü bulunmayan ashâb-ı kirâm efendilerimizin ona itaat ve bağlılığından çok uzakta, çok gerilerde kaldık. Çağımızın herkese parmak ısırtan hârika keşifleri bizi Allah’a daha çok bağlayacak, Resûlullah’a daha çok sarılmamızı sağlayacak yerde gönlümüzde şüpheler uyandırdı. Fen ve tekniğe köle olan, aklını yegâne rehber kabul eden insancıkların mâneviyât konusunda ileri sürdükleri, Peygamber’in şahsına bağlılık, onun hadislerine güven hususunda ortaya attıkları şüpheler bizim kalbimizde de tereddütler uyandırdı. Kâinâtın Sâhibi’nin, Habîbullah Efendimiz dışında hiçbir kimseye vermediği imtiyazları, o eciş bücüş aklımızla âdeta küçümsedik, gereksiz ve isrâf edilmiş bulduk. Onu bulunduğu yüce mertebeden daha aşağıya çekmeye çalışan, haddini bilmez adamlar olduk.

Çarpıcı bir örnek olması bakımından, bazı akıllara pek yatmasa da enteresan bir olay nakletmek istiyorum. Bu hadisi ihtiva eden mûteber kaynaklardan on tanesini saymak işten bile değil ama, onu sahih bir rivayetle nakleden Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’ine (III, 310), Dârimî’nin Sünen’ine (Mukaddime 4) ve İbn Ebû Şeybe’nin Musannef’ine (XI, 473) işaret etmekle yetinelim:

Ashâb-ı kirâmdan Câbir İbni Abdullah şöyle diyor:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bir seferden dönüyorduk. Medine’de Neccâroğullarının bahçelerine gelince, bahçelerden birinde, hiç kimseyi içeri sokmayan, girmeye kalkana saldıran bir deve bulunduğunu öğrendik. Durumu Resûl-i Ekrem’e anlattılar. Hz. Peygamber bahçeye gitti, içeri girdi ve kimseyi yanına yaklaştırmayan o deveyi yanına çağırdı. Resûlullah’ın sesini duyan deve dudağını yere temas ettirecek kadar başını eğerek onun yanına geldi ve huzurunda yere çöktü. Allah’ın Resûlü: “Bana bir yular getirin!” buyurdu. Yuları devenin boynuna geçirerek onu sahibine teslim etti. Sonra orada bulunanlara şöyle buyurdu:

“Cinlerin ve insanların isyankâr olanları dışında, yer ve gökte bulunan bütün varlıklar benim Resûlullah olduğumu bilir.”

Hadîs-i şerîfteki “bütün varlıklar” ifadesinin içine şüphesiz bizim cansız dediğimiz varlıklar da girer. Cansız varlıkların Resûlullah’ı nasıl tanıyıp ona itaat ettiklerine örnek olmak üzere birçok misalden sadece birini zikretmekle yetinelim.

Yine sahih bir rivayetle Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde (I, 223), Dârimî’nin Sünen’inde (Mukaddime 4) ve Tirmizî’nin el-Câmi u’s-sahîh’inde (Menâkıb 6) yer alan bir hadîs-i şerîfe göre, Âmiroğullarından bir adam tabâbetle uğraşır, bazı hastalıkları tedâvi ederdi. Birçok müşrik gibi o da Peygamber aleyhisselâm’ı bir tür hasta sayıyordu. Yine bazı rivayetlere göre, Resûlullah’ın sırtındaki peygamberlik mührünün bir nevi ur olduğunu zanneden bu adam bir gün ona gelerek:

– Muhammed! Sen garip şeyler söylüyorsun. Seni tedâvi etmemi ister misin? dedi. Nebiy-yi Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem de ona:

– Peygamber olduğumu sana isbat etmemi arzu eder misin? diye sordu. O sırada bir hurmalıkta bulunuyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz ağaçlardan birine yanına gelmesini emretti. Ağaç boylu boyunca yere kapanarak ve doğrularak Resûlullah’ın yanına geldi ve huzurunda durdu. Ona yerine gitmesini söyleyen Peygamber-i Zîşân, kendisini tedâvi etmek isteyen adama dönüp baktı. Hayretler içinde kalan bu zât ona:

– Vallahi, bundan sonra seni asla yalancılıkla itham etmeyeceğim, dedi.

Bütün bu misallerde görüldüğü üzere, Allah’ın Resûlü’nü, yalnız sahabe-i kiram değil, hayvanlar, hatta bize göre cansız varlıklar bile tanırdı; onu bilen ve tanıyan herkes ve her şey emrine boyun eğer, yoluna baş koyardı. Acaba biz ona ne kadar boyun eğiyor, yoluna ne nisbette baş koyabiliyoruz?!…

Peygamber Efendimiz’in sözlerinde; bizim bilmediklerimizi bilen, görmediklerimizi gören, duymadıklarımızı işiten, kısacası ilâhî vahiy ile yakın teması olan müstesnâ bir insanın duyuşu, görüşü ve sezişi vardır. Elbette o da bir insandır ama, işte bu tür özelliklere sahip olan farklı bir insandır.

Bize dünya ve âhireti öğreten, isteyen herkesi ebedî kurtuluşa götürecek olan o en büyük insanı can kulağıyla dinleyelim ve buyruklarını baş tâcı edinelim.