Bunlar Bizim Yavrularımız

Yaşar Kandemir hocamızın 2002 Ekim ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 200 Sayfa: 024)

“Gül kokulu sevgili Peygamberim” diye başlayan mektuplarıyla gönüllerindeki derin muhabbeti terennüm eden, dillerindeki hadîs-i şerîflerle bülbüller gibi şakıyan körpecik yavruları görünce, göğsüm kabardı, gönlüm ümitle doldu. Bu pırıl pırıl yavrular ilkokula daha yeni başlamış veya beşinci sınıfı henüz bitirmişlerdi. Onlara iftiharla bakarak “Peygamber sevgisi bu milletin ruhuna işlemiş, mübarek ellerin çaldığı maya tutmuş, elhamdülillâh” dedim. Benim kısa bir zaman önce gördüklerimi siz de görseydiniz, eminim böyle derdiniz.

Peygamberimize Mektuplar

Bir ilköğretim okulumuzda, Kutlu Doğum Haftası’nı fırsat bilerek, küçük sınıflar arasında ve ders içerisinde “Peygambere Mektup” yarışması yapılmıştı. Çocuklara Peygamber Efendimiz’le ilgili bir konuşma yapmam ve çocuklar için yazdığım kitapları kendilerine imzalamam istendi. Gittim ve benden bekleneni yaptım. Çocukların, seyredenleri duygulandıran ve ümitlendiren pek güzel faaliyetlerini seyrettim. Yarışmada dereceye giren ilk üç mektubun okunmasına geçildi. Evet, bu mektuplar evde değil, derste yazılmıştı.

Birinciliği kazanan çocuğun mektubunu okuyan genç hoca hanım hitap cümlesini okudu: “Nur yüzlü, Gül Kokulu Sevgili Peygamberim.” Hoca hanımın çok hislendiği ağlamaklı sesinden anlaşılıyordu. Mektubun devamını okuyamadı. Bir hamle daha yaptı, fakat sesi çıkmadı. Onun bu hali, bizleri de duygulandırdı. Allahım! Ne güzel bir manzaraydı… Gencecik bir hanım kızımızın yüreciği, Peygamberine duyduğu derin muhabbet sebebiyle ona yazılan duygu dolu bir mektubu okumaya dayanamıyordu.

Erkek öğretmenlerden birinin okumaya başladığı mektup şöyleydi:

“Seni çok ama çok seviyorum. O temiz, pak ellerini öpmek inşallah nasip olur. Senin nur yüzünü görmek, dünyanın en güzel sözlerini senden dinlemek, o gül kokunu duymak inşallah bana ve diğer müslümanlara nasib olur.

Sen Müslümanlığı yaymak için çabaladın. İnşallah biz de çabalarız ki sen mutlu olasın. Senin mutlu olman için canımı bile veririm. Cennete girersem ilk işim seni bulmak olur.

Senin o güzel hadîs-i şerîflerini dinlemek çok hoşuma gidiyor. Senin o nurlu ellerini binlerce kez öpüyorum. Çok iyi bir kişi olursam rüyama girer misin?

Müslümanları oluşturmak için ne kadar çaba sarfettin? Sorularımla seni sıkıyorsam binlerce kez özür dilerim. Sen her şeye layıksın. Altı yaşında yetim kaldın Bu nasıl bir duygu anlatır mısın?

Seni çok seviyorum.Ellerinden milyonlarca kez öpüyorum.”

Seni Seven Torunun, Büşra ÖZDEMİR”

Allahım! Bu hasret yüklü, duygulu mektubu yazan çocuk henüz dokuz yaşındaydı. Peygamberine duyduğu derin sevgiyi ne güzel ifade ediyordu. Diğer iki yavrunun mektubu da çok güzeldi. Bir tanesi de Peygamber Efendimiz’in bahçesi varsa, orada onun için çiçekler yetiştirmekten, onları sulamaktan, Resûlullah’ı evlerine götürüp ona orada yemek ikrâm etmekten söz ediyordu. Çocuklara bunları hissettirebilmek ne güzel şeydi. Onları büyüten ve yetiştirenlerden Allah razı olsun.

Kırk Hadis Yarışmaları

Bir başka gün telefonum çaldı. Telefondaki ses, beni İstanbul’un bir semtinde, küçük çocuklar arasında yapılacak kırk hadis yarışmasına davet ediyordu: “Hani bir süre önce küçücük kızlarla bir sohbete gelmiştiniz ya, bu yarışmacılar onların erkek kardeşleri” diyordu. Kabul ettim ve gittim. Pırıl pırıl yüzlü yarışmacılar yerlerinde duramıyorlardı. Kimi ilkokula yeni başlamış kimi beşinci sınıfı henüz bitirmiş. Onlara Peygamber Efendimiz’in çocuk sevgisiyle ve onun hadislerini öğrenmenin, ezberlemenin güzelliğiyle ilgili birkaç dakika konuştum. Sonra yarışma başladı.

Yarışmada, benim, her hadisi bir hikâyeyle verdiğim Çocuklara Kırk Hadis kitabı esas alınmıştı. Otuz kadar çocuk, yaşlarına göre iki grup halinde yarıştılar. Kendilerine hadisin baş tarafı hatırlatılıyor, onlar devamını okuyorlardı. Manzara görülmeye değerdi. Hayranlıkla seyrettiğimiz bu sevgili yavrular bize başka mahâretlerini de gösterdiler. Hele geçen sene yapılan Esmâ-i hüsnâ Ezberleme Yarışması’nda birinci gelen yavrunun Allah’ın doksan dokuz ismini sular seller gibi okuması pek güzeldi.

O güzel yavrulara, haftada 2-3 akşam, aile fertleriyle birlikte Sevgili Peygamberimiz’in hayatını ve hadislerini okumalarını söyledim. Annelere, babalara da o özel akşamları daha sevimli hale getirecek bazı ikramlarda bulunmalarını tavsiye ettim.

Bu hârikulâde güzel faaliyet, bir ağabeyin eseriydi. Memuriyetinden artan zamanında, aralarında kendi çocuğu da olmak üzere mahallenin çocuklarıyla yine onların evlerinde bir araya geliyorlar, çocuk kitapları okuyup orada yazılanlar üzerinde sohbet ediyorlar ve böylece güzel dinlerini öğrenmeye çalışıyorlardı.

Aynı semtte kız çocuklarıyla meşgul olan genç hanım kardeşlerim de, yavruların hem okuldaki derslerine yardım ediyorlar hem de onlara, yaşlarına uygun dinî kitaplar okutuyorlardı.

Kırk hadis yarışmasından bir hafta sonraydı. Evden çıktım, İslâm Ansiklopedisi’ne gidiyordum. Bir genç bana Ansiklopedi’ye nasıl gideceğini sordu. Oraya gittiğimi söyledim, birlikte yürüdük. Yüksek lisans yapmak üzere uzak bir ilimizden gelmişti. Biraz konuşunca benim de o işlerden az çok anladığımı gördü ve beni tanımak istediğini söyledi. Adımı verince, “Sizin Çocuklara Kırk Hadis diye bir kitabınız var değil mi?” diye sordu. Benim başka çocuk kitaplarımın da olduğunu, neden sadece ondan söz ettiğini sorduğumda, hoşuma giden bir şey söyledi. “Ben ilimizde bir radyoda program yapıyorum. O programda sizin bu kitabınızı yorumlayarak okudum” dedi.

Bereketli Toprak

Sevgili kardeşlerim, kısa bir zaman dilimi içinde yaşadığım ve derin bir haz duyduğum birkaç güzel olayı sizlerle paylaşmak istedim. Bu mübarek topraklarda, ciğerpârelerimize dinlerini öğretmek ve böylece onları insan yiyen bir toplumun kötülüklerine karşı dayanıklı kılmak için kim bilir daha ne güzel çalışmalar yapılmaktadır.

Bizim insanımıza bayılıyorum. Kendi yavrularına sahip çıkıyorlar. Onlara değer veriyorlar. Dinlerini öğrenmez, Allah ve Peygamber sevgisiyle yetişmezlerse, kısa zamanda onları yitireceklerini, daha da kötüsü yavrularını âhiret hayatında büsbütün kaybedeceklerini biliyorlar. Onları kaybetmek istemiyorlar.

Çocuk işte böyle sevilir. Onları güzel güzel giydirmek, onlara güzel şeyler yedirmek ve her istediklerini yapmak çocuğu sevmek değildir. Asıl sevgi, onları gerçek hayata hazırlamakla gösterilir.

Yüksek öğretime devam demeyen binlerce yavrumuz var. Onların, etraflarını aydınlatan birer ışık merkezi olduğundan, olacağından şüphe etmiyorum. Vaktiyle bana elektronik postayla mektup gönderen bir kızımızın “İzin vermedikleri için okuyamıyorum, ama bütün vaktimi çocuklara vereceğim ve benim zihniyetimde binlerce insan yetiştireceğim” diyen mektubunu hâlâ saklıyorum. Varlığımızı koruyacak ve bizi yarınlara götürecek anlayışın bu olduğuna inanıyorum. Elbette her birimiz Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkacağız ve dünyada yaptıklarımızın hesabını vereceğiz. O gün en geçerli sermâyenin “Yâ Rabbî! Senin kullarına faydalı olmak için şu hizmetleri verdim” demek olduğunu çok iyi biliyorum.

Her anne baba, “Neden bizim evimiz de, Allah diyen, peygamber diyen çocukların o güzelim cıvıltılarıyla şenlenmesin?” diye düşünmeli, bu cıvıltıların kendileri için birer âhiret azığı olacağını bilmelidir.

Kurtuluşumuz, evlerin okullaşmasıyla mümkün olacaktır.