Böyle Bir İnsandı

Yaşar Kandemir hocamızın 1992 Mayıs ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 075 Sayfa: 024)

Sır dolu bir kâinatta yaşıyoruz. Etrafımızda akıl ve duygularla idrâk edemediğimiz varlıklar ve hârikulâde hâller mevcut. Yüce Rabbimiz bunların hepsine birden gayb adını veriyor ve Kur’ân-ı Kerim’de gayb konusuna 60 yerde temas ederek:

“Allah Teâlâ bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarından kimseyi haberdâr etmez. Ancak bildirmeyi dilediği Peygamber müstesnâ…” buyuruyor. (Cin sûresi, 26)

Âyetin bu son kısmı konumuzun can damarı olduğu için bir daha tekrarlayalım: Demekki gaybı sadece Allah bilir. Ama Allah bazı konuları uygun gördüğü zaman Peygamber’ine de bildirir.

Peygamber aleyhisselâmın bir insan olduğunda şüphe yoktur. Ama o rastgele bir insan değil, Mi’rac gecesinde sırlarla dolu gayb âlemine yolculuk etmiş bir insandır. Cebrâil aleyhisselâmın bile gidemediği çok özel yerlere ayak basmış, Cennet’ten Cehennem’den haberler getirmiş bir insandır.

Sadece Mi’rac’da değil, dünyada ve ashabının arasında iken bile Cennet’i ve onun güzelliklerinigörüp seyretmiş bir insandır.

Kâinâtın Güneş’i birgün namazdan sonra ashabıyla sohbet etmeye başladı. Sahâbiler namaz esnasında gördükleri, fakat izah edemedikleri bir davranışı sordular:

– Ya Resûlallah! Namaz kılarken birşey almak ister gibi elini uzattığını, sonra geri çekildiğini gördük. Fakat neden öyle yaptığını anlayamadık, dediler.

Peygamberler Sultanı şöyle buyurdu:

“O sırada Cennet’i gördüm. Oradan bir salkım üzüm koparmak istedim. Şayet cesaret edip de koparsaydım, onu dünya durdukça yer, bitiremezdiniz.” (Buhari, Ezân 91)

Evet o bir insandı. Ama böyle bir insandı…

Aziz okuyucularım hatırlayacaklardır. Bir sohbetimizde, hiç kimseye söylemedikleri sırları Efendimizin açıklaması üzerine, derin hayretlere düşerek İslâmiyeti kabul eden bazı sahâbilerden sözetmiştik. Bu sohbetimizde de aynı neviden bazı enteresan ihtidâ olaylarına temas edeceğiz.

Mızraklarını Versene!

Nevfel İbni Hâris Peygamber efendimizin amcasının oğluydu. Kardeşlerinin en yaşlısı o idi. Hatta amcaları Hz. Abbas ile Hz. Hamza’dan da yaşlıydı.

Nevfel Bedir Gazvesi’nde müşriklerin tarafında yer aldı. Hz. Abbas gibi o da müslümanlara esir düştü. Onun işte bu sırada pek hoş bir olay üzerine müslüman olduğu söylenir.

Varlıklı olan esirlerden kurtuluş akçesi dediğimiz fidye vermeleri isteniyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz Nevfel’in yanına gelerek:

– Sen de fidyeni ver, kurtul! dedi.

Nevfel yakasını bedavadan kurtarmak niyetindeydi:

– İyi ama benim fidye verecek malım yok ki, diye yakındı. Zavallı Nevfel karşısındaki zata sırlar kapısının aralandığını nereden bilecekti. Zira o bir peygamberle değil, peygamber olduğunu iddia eden biriyle konuştuğunu sanıyordu.

Efendimiz onun gözlerinin içine bakarak:

– Şu Cidde’deki mızraklarını versene! buyurunca Nevfel neye uğradığını bilemedi. Önce derin bir hayrete düştü. Sonra bu hayret büyük bir hayranlığa dönüştü. Titrek bir sesle:

– Yemin ederim ki, Cidde’de mızraklarım olduğunu bir Allah bir de ben biliyordum. Başka hiç kimsenin bundan haberi yoktu. Vallahi sen Resûlullah’sın, dedi. Sonra da Kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu.

Nevfel Hendek Gazvesi sırasında Medine’ye hicret etti. İslâm ordusunun Huneyn gazvesine hazırlandığı günlerde bu kutlu orduya üç bin mızrak bağışladı.

Bilmezsin Sanmıştım

Husayn İbni Nümeyr görünüşte müslüman olmuştu. Fakat İslâmiyet gönlüne henüz sinmemişti. Peygamber alehisselâm’ın Allah elçisi olduğuna dair şüpheleri vardı.

Bir gün Husayn hiçbir müslümanın yapmayacağı bir iş yaptı. Müslümanlardan toplanan zekât hurmalarını, kimsenin görmeyeceğinden emin olduğu tenhâ bir saatte çalıp kaçtı. Çok geçmeden evine gelen bir haberci Hz. Peygamber’in kendisini huzuruna çağırdığını söyledi.

Husayn yaptığı hırsızlık sebebiyle çağırıldığına ihtimal vermediği için soğuk kanlılığını bozmadı.

Resûl-i ekrem efendimiz onu karşısında görünce:

– Yazıklar olsun! Zekât hurmalarını neden çaldın? diye çıkıştı.

İşte Husayn o zaman şaşırıp kaldı. Hurmaları çalarken kendisini hiç kimsenin görmediğinden kesinlikle emindi. Demek ki görünmeyen biri ona bu işi haber vermişti. Şu halde o gerçekten Resûlullah’tı. Artık suçunu saklamanın mânâsı yoktu. Husayn bir başka gözle görmeye başladığı Kâinatın Efendisine şunları söyledi:

– Allah’ın sana bildirmeyeceğinden emin olduğum için bu işi yapmıştım. Ama şimdi görüyorum ki, Allah sana olup bitenleri bildiriyor. Şu âna kadar sana gönülden inanmamıştım. Fakat şimdi senin Allah elçisi olduğuna bütün benliğimle inanıyorum.

Husayn’ın herşeyi açık açık söylemesi Resûlullah’ın hoşuna gitti ve suçunu bağışladı.

Çimdikçi

Ebû Şehm, kendi ifadesiyle söyleyecek olursak, cür’etkâr bir kimseydi. Anlaşıldığına göre yeni müslüman olduğu günlerden birinde, yolda giderken bir câriyeye rastladı. İslâm öncesi devirlerin alışkanlığıyla câriyeye bir çimdik attı.

Ertesi gün Hz. Peygamber’in ashâb-ı kiram’dan bîat almakta olduğunu duyunca, o da diğer müslümanlarla birlikte Resûl-i Ekrem’in huzuruna gitti. Herkes tek tek Cihan Güneşi’nin huzuruna geliyor, onun tekrarladığı dînî hükümlere bağlı kalacağına söz veriyordu. Sıra tam ona gelip de bîat etmek üzere elini uzatınca Resûlullah efendimiz elini çekiverdi ve:

– Sen şu dün çimdik atan değil misin? diye sordu.

Ebû Şehm pek şaşırdı. Câriyenin böğrünü tuttuğu sırada peygamber aleyhisselâm orada değildi. Üstelik onun çimdik attığını kimse görmemişti. Pek mahcub oldu. Başını eğip:

– Bir daha yapmayacağım, ya Resûlallah! diye söz verdi.

Gönüller Sultanı onu daha fazla üzmek istemedi:

– Öyleyse tamam, buyurdu ve Ebû Şehm’in bîatını kabul etti.

Minberin Dibinde

Ebû Zübâb Sa’dü’l-aşîre kabilesindendi. Bu kabilenin Ferrâs adında bir putu, putun da İbni Vakşa adında bir bakıcısı vardı. İbni Vakşa, ileri sürdüğüne göre bir cin ile konuşurdu. Bu cin ona olup bitenleri haber verirdi.

Birgün bu put bakıcısı ahbaplık kurduğu cinden çok garip bir haber aldı. Koşarak Ebû Zübâb’ın yanına geldi:

– Dinle Ebû Zübâb, şaşılacak haberi dinle! Mıuhammed’e gökten bir kitap gelmiş

Fakat kendisine kimse inanmıyormuş dedi.

Ebû Zübâb bu sözlerden bir şey anlamadı:

– Ne demekmiş bu? diye sordu.

Put bakıcısı İbni Vakşa boynunu büktü:

– Bilmiyorum, bana böyle söylendi, dedi.

Ebû Zübâb pek iyi anlamadığı ve olmasına da ihtimal vermediği bu olay üzerinde durmadı.

Aradan zaman geçti. Hz. Peygamber’in insanları İslâmiyet’e davet ettiği haberi Sa’dül-aşîre kabilesinde duyulunca Ebû Zübâb put bakıcısının söylediklerini hatırladı. “Demek ki cinin söyledikleri doğruymuş” diye düşündü. Muhammed aleyhisselâm’ın göklerden haber aldığı gerçekti. Öyleyse puta tapmanın hiç anlamı yoktu. Eline kocaman bir taş alarak Ferrâs putunu paramparça etti. Sonra da kabile halkıyla konuştu ve onlar adına Resûl-i ekrem efendimizle görüşmek üzere Medine’ye gitti.

O gün Cuma idi. Ebû Zübâb herkesin Mescid-i Nebeviye gittiğini görünce, o da içeri daldı ve minberin dibine oturdu. Peygamber efendimizle görüşüp konuşmadan önce onu dinlemek ve sözlerini değerlendirmek istedi.

Çok geçmeden Resûl-i ekrem (s.a.) Mescid-i Nebeviye girdi. Doğruca minbere çıkıp hutbeye başladı. Ashâbına şunları söyledi:

– Ben Allah Teâlâ’nın size apaçık âyetlerle gönderdiği bir Peygamberim. Şu anda minberin yanında Sa’dü’l-aşîre kabilesinden müslüman olmak üzere gelen bir zât oturuyor. Şimdiye kadar ne o beni gördü, ne de ben onu. Namazdan sonra bu zât size çok garip bir olay anlatacak…

Ebû Zübâb kulaklarına inanamadı. Onun hesabı neydi, başına neler gelmişti!… Namaz kılınıp bitince Peygamberler sultanı onu yanına çağırdı:

– Gel bakalım Sa’dü’-aşîreli. Şu putun hikâyesini anlat da dinleyelim, buyurdu.

Ebû Zübâb put bakıcısının sözlerinden başlayarak herşeyi anlattı. Sözünü bitirince dönüp Resûl-i Ekrem’in yüzüne baktı. Kendi tabiriyle söyleyecek olursak, o anda Resûlullah Efendimizin mübarek yüzü, hissettiği memnuniyet sebebiyle altınla kaplanmış gibi parıdıyordu. Ku’ân-ı Kerim’den bazı âyetler okuyarak Ebû Zübâb, dine davet etti. O da İslâmiyet’le şereflenerek ebedî saâdeti kazandı.

Allah şefâatlerini nâil eylesin. (Amin)