Bizi Kurtaracak Sevgi

Yaşar Kandemir hocamızın 1994 Haziran ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 100 Sayfa: 024)

Acaba şu konu üzerinde enine boyuna düşündük mü? Kâinâtın gonca gülünün solduğunu, Cenâb-ı Hakk’ın onu yanına aldığını duyar duymaz, başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbiler neden kendilerini kaybettiler? Geçici bir süre de olsa neden şuurlarını yitirerek vurgun yemişe döndüler? Şu konuda bir âyet inse, şu fenalık yasaklansa diye temenni ettiğinde niyâzı Rabbülâlemin tarafından geri çevrilmeyen, dinin emirlerini ve ilâhi kanunları en iyi bilen sahâbilerden biri olan Hz. Ömer niçin kılıcını çekerek:

– Muhammed öldü diyenin kellesini uçururum!diye haykırdı? Dini konulardaki lâubaliliği ve saygısızlığı hiç affetmeyen bu âlim ve ârif insan, ölümün ne olduğunu bilmiyor muydu? Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber’e hitâben “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler”(Zümer sûresi, 39/30) buyurulduğunu daha önce duymamış mıydı?

Âdetâ geçici bir şuur kaybına uğrayan o mübarek insanlar, elbette bu âyeti defalarca duymuşlardı. Ama Resûl-i Ekrem’e bağlılıkları, aşk ve sevgileri o dereceye varmıştı ki, onu kaybetmenin gönüllerini böylesine yakacağını kollarını kanatlarını kırıp akıllarını başlarından alacağını bilmiyorlardı. Hz. Peygamber’i derin bir aşkla seven ve onun tarafından herkesten çok sevilen Hz. Ebû Bekir’in mantıklı uyarısı, kaybolan şuurlarını kazanmaya ve akıllarını başlarına toplamaya yetti. Hz. Ebû Bekir şöyle diyordu:

– Kim Muhammed aleyhisselâm’a tapıyorsa, bilsin ki o öldü. Kim de Allah’a ibadet ediyorsa, bilsin ki, O asla ölmez…

Ashâb-ı kirâm efendilerimiz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, öl dediği yerde can vermeyi şeref bilecek kadar bağlandıkları, onunla beraber olduktan sonra hiçbir derdi umursamayıp dünyayı bir pula sattıkları için böylesine sarsılıp bocaladılar. Acaba onlar Hz. Peygamber’i gereğinden fazla mı seviyorlardı? Hayır. Rasûlullah ancak öyle sevilirdi. Allah da Peygamberi de Rasûlullah’ın öyle bir aşkla sevilmesini tavsiye ediyordu.

Haydi Sen Git de…

Hudeybiye Antlaşması esnasındaki bazı olaylar, ashâb-ı kirâmın Hz. Peygamber’e olan aşkını ve bağlılığını pek güzel ifade eder. Urve İbni Mes’ûd, Hudeybiye’de bulunan Nebiy-yi Ekrem Efendimiz’le Mekkeli müşrikler adına görüşmek üzere gelmişti. Peygamberi Zişân’ın huzuruna çıkınca, ona Mekkelilerle bir kavgaya girmemesini tavsiye etti. Gerekçesi pek tuhaftı. Dedi ki, müslümanlar arasında eşraftan bazı kimseler var. Bunlara bir diyeceğim yok. Fakat yanında bulunanlar arasında sağdan soldan gelerek müslüman olmuş bazı vasıfsız kimseler de var. Bunlara güvenerek Mekkelilerle savaşacak olursan, hepsi kaçıp seni yalnız bırakabilirler…

Kafirlerle yapılacak bir savaşta Peygamber’i yalnız bırakıp kaçma ithamı, gönüllerindeki derin peygamber sevgisinden şüphe edilmesi müslümanları âdetâ deli etti. Bu suçlama dayanılacak gibi değildi. O ağırbaşlı ve sâkin olarak bilinen Hz. Ebû Bekir, Rasûl-i Kibriyâ’nın vefatı ânında kendini kaybedenleri yatıştıran o mantıklı insan, bu acı sözleri duyunca Resûl-i Kibriyâ’nın huzurunda bulunduğunu unuttu ve müşriklerin temsilcisi Urve’ye, arapların en ağır küfürlerinden birini savurdu:

– Haydi sen git de o Lât’ınızın kıçını yala! dedi. Lât dişi bir put olduğuna göre, ancak böyle tercüme edebileceğimiz bu küfür, kâfirin suratında bir Osmanlı şamarı gibi şakladı. Dayanamayıp böğürdü:

– Kim bu yahu?

– Ebû Bekir, dediler. Urve’nin kolları yana düştü:

– Ah Ebû Bekir âh! dedi. Üzerimde henüz sana ödeyemediğim bir minnet borcu olmasaydı, bu hakaretin altında kalmazdım…

Biraz sonra sinirler yatıştı. Urve tekrar konuşmaya başladı. Arapların âdeti üzere, sözünü bitirdikçe, uzanıp Hz.Peygamber’in sakalını okşuyor, böylece ona iyi niyetini göstermeye çalışıyordu. Fakat elini Rasûl-i Ekrem’in sakalına her uzattıkça, yanıbaşında duran eli kılıçlı, başı miğferli bir kimse, kılıcının kınıyla eline vuruyor ve:

– Çek elini Rasûlullah’ın sakalından! diyordu. Bu harekete dayanamayan Urve başını kaldırıp baktı. Tepesinde dikilip duran ve Peygamber’in sakalına dokunmasına engel olmaya çalışan bu genç, kardeşinin oğlu Mugire ibni Şu’be‘ydi…

Sahâbiler, Kâinâtın Güneşi’ni gözlerinden bile sakınırlardı. Onu, mânen pis ve kirli saydıkları herkesten, İslâm’la şereflenmeyen öz babalarından bile kıskanırlardı. Müşriklerin temsilcisi Urve, KureyşIilerin yanına döndüğü zaman, gördüklerini derin bir hayret ve şaşkınlık içinde anlatmaya başladı:

– Ey ahâli! dedi. Şimdiye kadar birçok padişahın huzuruna sizi temsilen çıktım. Rum imparatoru Kayser’in, İran hükümdarı Kisrâ’nın, Habeşistan kralı Necâşi’nin huzuruna girdim. Bu saydıklarımdan hiç birinin yakınları, Muhammed’in ashâbının ona gösterdikleri saygıyı göstermiyorlardı. Muhammed’in ashâbı, onun tükürüğünü bile yere düşürmüyorlar. Kendilerine birşey emredince, buyruğunu yapmak için yerlerinden fırlıyorlar. Abdest aldığı zaman, vücuduna temas eden sudan bir miktar alabilmek için âdeta kavga ediyorlar. O konuşmaya başlayınca, seslerini kısıp can kulağıyla dinliyorlar. Ona duydukları saygı öylesine büyük ki, başlarını kaldırıp da yüzüne rahatça bakamıyorlar… (Buharî, Şurût 15).

Ashâb-ı kirâma Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazandıran yüce meziyetleri, Kâinâtın Efendisi’ne kayıtsız şartsız bağlı olmalarıydı. Rasûlullah’ın yap dediğini yapmak, yapma dediğinden uzak durmak onlara göre önemli bir özellik değildi. Zira böyle olmak, bir mü’minin en tabii göreviydi. Allah’a ve Rasûlü’ne inanan bir kimse için başka türlü davranmak söz konusu olamazdı. Onlar Peygamberler Sultanı’nın yaptığı herşeyi yapmayı, her davranışında onu örnek almayı hayatın gayesi diye biliyorlardı. Çünkü Allah Teâlâ, kendi Rasûlü’nü mü’minlere örnek olarak gösteriyor, ona kayıtsız şartsız itaat etmeyi emrediyordu. Başka türlü düşünmek ve davranmak nasıl söz konusu olabilirdi?!

Niye Çıkardınız?

Birgün o Gönüller Sultanı öne geçmiş namaz kıldırıyordu. Bu sırada hem Peygamber aleyhisselâm’ın hem de ashâb-ı kirâmın ayaklarında pabuçları vardı. O zamanlar yahudiler ibadet ederken ayakkabılarını ve mestlerini çıkardıkları, ayakkabıyla ve mestle ibadet edilemeyeceğine inandıkları için, her konuda onlara muhâlefet eden Peygamber aleyhisselâm, temiz olmak şartıyla ayakkabıyla namaz kılınabileceğini söylemişti. İşte bu sebeple o sırada hepsinin de ayağında pabuçları vardı. Sahâbiler namaz esnasında Rasûl-i Ekrem’in pabuçlarını çıkarıp sol yanma koyduğunu gördüler. Onlar da tıpkı onun gibi yaptılar. Namaz kılınıp bitince Peygamberler Şâhı sahâbilerine:

– Namazda pabuçlarınızı niye çıkardınız? diye sordu.Ashâb-ı kirâm:

– Senin çıkardığını görünce, biz de öyle yaptık, dediler.

Peygamber-i Zişân meseleyi şöyle açıkladı:

– Namaz kılarken Cebrâil geldi ve ayakkabımın temiz olmadığını söyledi. Ben de çıkarmak zorunda kaldım (Ebû Dâvûd, Salât 88; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 20- 92).

İşte ashâb-ı kirâm, davranışları Cebrâil aleyhisselâm’ın kontrolünde olan Allah’ın Rasûlü’nü böylesine örnek alırdı. Yaptığı bir hareketin mânasını bilmek onlar için o kadar önemli değildi. Önemli olan o hareketi Peygamber aleyhisselâm’ın yapmış olmasıydı. Mademki bir fiili o yapıyordu, o halde bu, yapılması gereken bir hareketti. Sebebini söylerse, öğrenirlerdi. Söylemezse, öğrenmeye çalışmazlardı.

Kim Öğretecek?

Ashâb-ı kirâm, gönülleri Rasûlullah sevgisiyle dolu olduğu için dünyanın en mutlu insanlarıydı. Gönüllerinde boş ve mânasız sevdalara yer yoktu. Cenâb-ı Hakk’a ve O’nun Rasûlü’ne böylesine bağlı oldukları için Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’dan razı olmuşlardı (Tevbe sûresi, 9/100).

Acaba bizim gönlümüzü dolduran sevdâ nasıl bir sevdâdır? İnsanı iki cihanda mutlu eden sevdâyı ne kadar biliyoruz? Onu ne kadar tanıyor, ne ölçüde yaşıyoruz? Hele göz bebeğimiz yavrularımızın gönüllerini ne ile dolduruyoruz? Onlara örnek olup hayatın manasını öğretebiliyor muyuz? Sevgilerin en yücesini tadıp onlara tattırabiliyor muyuz? Dünya devinin mânevi değerleri sömürüp yuttuğu bu çağda, bizim yetişme çağımıza nisbetle daha zor şartlar içinde bocalayan yavrularımıza, güçlü bir mâneviyatla ayakta durabilmeleri için ne ölçüde destek olabiliyoruz? Onlara hangi mânevî can simitlerini verebiliyoruz? Şayet onlar hayatın boş ve mânâsız olduğunu düşünerek, gönüllerindeki boşluğu gayr-i meşrû vasıtalarla doldurmaya, hayatın acılarını ve ıstıraplarını geçici keyif ve rahatlık veren vasıtalarla hafifletmeye çalışırlarsa, bunun vebâlini kim ödeyecek? Onlara daha güzel ve ebedi bir hayatı kazanmak için burada olduğumuzu, gerçek mutluluğun Allah ve Rasûlullah sevgisiyle elde edilebileceğini kim öğretecek?

Sevgili kardeşlerim, dünya ve âhiret saâdetinin Peygamber’de, Peygamber sevgisinde, Peygamber’in getirdiği ebediyyet bestesinde olduğunu yavrularımıza biz öğreteceğiz, öğretilmesini sağlayacağız. Ebediyyet bestesinin hastası olmadan, rûhların kâlûbeladan beri tanıyıp hasretini çektiği o ilâhi nağme ile gönülleri doyurmadan iki cihan saâdetinin elde edilemeyeceğini belleteceğiz. Şu dünya imtihanını başarıyla kazanan kutlu ashâb neslini hem kendimize örnek alacağız hem de onlara örnek diye göstereceğiz.

Allah Yardımcımız olsun. Amin.