Bir Veli Muhaddis

Yaşar Kandemir hocamızın 2005 Şubat ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 228 Sayfa: 028)

Bir Müslüman dinini en güzel şekilde yaşamalıdır. Tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın bizden istediği, Peygamber Efendimizin bize öğrettiği gibi. İslâmiyet’i en güzel şekilde yaşamanın yolu, Peygamber Efendimiz’in ve onu kendilerine örnek alan din büyüklerinin yaşama üslûbunu öğrenmek ve onların izince gitmeye çalışmaktır.

Bu sohbetimizde, dinimizi Peygamber Efendimiz gibi yaşamaya çalışan ve etrafındaki insanlar tarafından velî diye bilinen bir muhaddisi tanıtmaya çalışacağım: Horasanlı hadis hâfızıMuhammed ibni Eslem et-Tûsî’yi.

İslâm âlimleri ondan söz öderken, gönlünü ve düşüncesini Allah’a bağlayan kimse anlamında “Rabbânî”, İslâmiyet’i çok iyi bilen kimse anlamında da “Şeyhu’l-İslâm” derler.

Muhammed ibni Eslem et-Tûsî hicrî takvimle 180 yılı civarında, milâdî tarihle 796 yıllarında dünyaya geldi. Yani Peygamber Efendimizin vefatından 170 sene sonra. Devrinin ünlü muhaddislerinden hadis okuyup öğrendi. Hocalarından birinin, İmâm Buhârî’nin de hocası olan ve “hadis ilminde emîrü’l-mü’minîn” lakabıyla anılan Ebû Nuaym Fazl ibni Dükeyn olduğunu söylersek, onun kimlerden feyzaldığını tahmin edebiliriz.

Talebeleri arasında ise, es-Sahîh adlı eseriyle ünlü, muhaddis İbn Huzeyme ve Kütüb-i Sitteimamlarından Ebû Dâvûd’un oğlu İbn Ebû Dâvûd da vardı. İbn Ebû Dâvûd, “ilk hadis dersini, 241 yılında Tûs şehrinin veli muhaddisi Muhammed ibni Eslem’den aldığını” söylerdi. Babası Ebû Dâvûd da, oğlunun ilk hadis dersine böyle mübarek bir zât ile başlamasından duyduğu memnuniyeti dile gitirirdi.

Tanınmış hadis kitaplarından el-Müstedrek’in musannifi Hâkim en-Nîsâbûrî, ondan söz ederken,“hayatına hadislere göre yön veren önde gelen velîlerden (ebdâlden) biri” derdi.

Buhârî ve Müslim’in hadis hocası olan Muhammed ibni Râfi’ ise, onu Peygamber Efendimizin  ashâbına benzetirdi.

Kepekli Un

Muhammed ibni Eslem et-Tûsî’nin, hayatına hadislere göre nasıl yön verdiğini ve Peygamber Efendimizin  ashâbına neden benzediğini bir misâlle anlatarak sohbetimize devam edelim:

Günlerden bir gün bu muhaddis velinin bir oğlu dünyaya geldi. Çocuğun doğumu münasebetiyle, Resûl-i Ekrem’in sünnetine uyarak akîka kurbanı kesmek istedi. İşlerine bakan adama, en iri ve en pahalısından iki koç satın almasını söyledi. “Koçlar ne kadar iri olursa o kadar makbul olur” diye tembih etti. Ayrıca un alıp ekmek yaptırmasını söyledi. Adam koçları satın aldı. Unu bir güzel elettikten sonra ekmek yaptırdı. Fakat Muhammed ibni Eslem elenmiş undan ekmek yapılmasını uygun görmedi. Adama tekrar para verdi. “Yeniden un almasını, unun kepeğini eletmeden ekmek yaptırmasını sıkı sıkı tembih etti ve bunun gerekçesini şöyle açıkladı:

“Akîka kurbanı sünnettir; un elemek ise Peygamberimizin yapmadığı bir şeydir yani bid’attır. Sünnetin bid’atle karıştırılmaması gerekir” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, IX, 244).

Burada şunu hatırlatalım: Her ne kadar bugün, sağlık gerekçesiyle kepekli una yeniden dönüldüyse de, unu eleyip kepeğinden ayırmak ve böylece has undan ekmek yapıp yemek dinî bakımdan sakıncalı değildir. Ama Muhammed ibni Eslem, Peygamber Efendimiz’in, peygamber olduğu günden vefat ettiği zamana kadar elekten elenmiş has un görmediğini, ailesinin arpayı öğütüp savurduktan sonra kalanını ıslatıp hamur yaptığını çok iyi bilirdi (Buhârî, Et‘ime 23). Bu sebeple kalitesiz arpayı özellikle satın alır, onu el değirmeninde öğütüp ekmek yapar, “Hz. Ali ve Hz. Fâtıma’nın da böyle yaptığını” söyleyerek onlar gibi yaşamaya gayret ederdi.

İşlerine bakan adamın bir defasında çarşıdan kaliteli arpa satın aldığını, sonra da onu yıkatıp öğüttüğünü öğrenince bu büyük zâhidin canı sıkıldı. Adama şunları söyledi:

“Kaliteli undan yapılmış ekmek yemeyi çok istiyorsan onu kendin ye! Herhalde Allah katında onu yemeyi hak edecek değerli amellerin var.”

Peygamber Efendimize, Ehl-i beyt’e ve onların yaşama üslûbuna bu derece bağlılık bir aşk, bir muhabbet ve gönül meselesidir. O Peygamber sevdalılarının yaptığına burun kıvırmak yerine onları anlamaya çalışmak daha soylu bir davranıştır. Öyle yapmayıp, kendi hayat tarzına ve yaşama biçimine uymayanları tenkide yeltenmek ise bir edep noksanlığıdır.

İshâk ibni Râhûye’nin Sözleri

Şimdi size Horasan bölgesinin ünlü hadis, fıkıh ve tefsir âlimi ve İmam Buhârî, İmam Müslim, İmam Ahmed ibni Hanbel ve daha başka şöhretli muhaddislerin hadis hocası olan İshâk ibni Râhûye’nin Muhammed ibni Eslem hakkındaki bazı görüşlerini nakledeceğim.

“Gözlerim Muhammed ibni Eslem gibi birini daha görmedi” diyen bu büyük âlim,  “Elli yıldan beri, Resûl-i Ekrem’in sünnetine onun gibi bağlı bir başkasını daha duymadığını” söylerdi. Müslümanlar arasında farklı görüşler, ihtilâflar çıkınca Muhammed ibni Eslem’e, arkadaşlarına ve onun yolunu izleyenlere uyulması gerektiğini tavsiye ederdi.

İmam Ahmed ibni Hanbel, herkesin çok iyi bildiği gibi, hadis ilmindeki derinliği ve sünnete bağlılığı ile ünlüydü. Ama İshâk ibni Râhûye Muhammed ibni Eslem’i bu açıdan da Ahmed ibni Hanbel’den üstün görürdü.

İşte bu veli muhaddis, Horasan gibi nice büyük âlimin yetiştiği geniş bir coğrafyada böylesine sıcak bir sevgi, saygı ve itibar kazanmıştı.

Riyâ Korkusu

Muhammed ibni Eslem riyâdan, gösterişten son derece sakınırdı. Cuma günü kıldığı iki rekât sünnetden başka, halk arasında nâfile namaz kılmazdı. Başkalarının göreceği yerde ne tesbih çeker ne de Kur’an okurdu.

Riyadan ne kadar korktuğunu anlatmak için, “Elimden gelse, beni izleyen iki meleğin bile görmeyeceği bir yerde nâfile ibadet etmek isterim” derdi.

Karısının anlattığına göre Muhammed ibni Eslem eve girer, kapıyı kilitler, orada yalnız başına Kur’an okuyup ağlardı. Dışarı çıkacağı zaman, ağladığını kimse fark etmesin diye yüzünü yıkar, gözlerine de sürme çekerdi.

Yardıma muhtaç kimselere geceleyin yardım eder, yardımı götüren adama “Sakın bunu kimin gönderdiğini söyleme!” diye tembih ederdi. Parası olduğu zamanlar, o devre göre önemli bir rakam olan yüz dirhemden az yardım etmezdi.

Son Günleri

Vefatından dört gün önce, sevdiği bir yakınına, artık yanında hesabını vereceği tek kuruş bile kalmadığını söyledi. Bu durumun Allah Teâlâ’nın kendisine bir ikrâmı olduğunu belirtti. “Hesap vermeye dayanamayacak kadar zayıf olduğumu Yüce Rabbim çok iyi bilir” dedi.

Muhammed ibni Eslem’in cenaze namazını çok kalabalık bir cemaat kıldı. Sonra da, yukarıda kendisi hakkındaki hüsn-i şehâdetini okuduğumuz İshâk ibni Râhûye’nin yanına defnedildi.

Sohbetimizi bitirirken şu hususu bir kere daha tekrarlayalım:

İslâmiyet’i en güzel biçimde yaşamak Peygamber Efendimizi en iyi şekilde tanımakla mümkündür. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm ona geldi. Cenâb-ı Hak dinini herkesten önce ona öğretti. O da bu güzel dini nasıl anlamak ve yaşamak gerektiğini bizzat uygulamak suretiyle ashâbına öğretti. Ashâb-ı kirâmdan tâbiîn nesli, onlardan etbâ-ı tâbiîn, onlardan da daha sonra gelen nesiller öğrendi. O günden bugüne her neslin içinde peygamber aleyhisselâm gibi yaşamayı hayatın gayesi bilen büyük şahsiyetler yetişti.

Bize düşen, bu bayrak şahsiyetlerin hayatını okumak, onları kendimize örnek almak ve onlar gibi yaşamaya gayret etmektir.

Yüce Rabbim yardımcımız olsun. (Âmin).