Bir Nefes Ümit

Yaşar Kandemir hocamızın 1994 Ağustos ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 102 Sayfa: 024)

Rebiulevvel ayları, gülümseyen çehresiyle Efendimiz’in doğum müjdesini getirir. Gölgesi üzerimize düşen yeni bir Rebiulevvel, gönlümüze taze ümitler serperken bize önemli bir görevimizi hatırlatmaktadır: İnsanlara sevgiyle kucak açmak, yeni Rebiulevvelleri yeni mü’minlerle birlikte kutlamak.

İnsanları sevmek, sevindirmek, yüzlerinde tebessüm çiçekleri açmasına vesile olmak sevgili Efendimiz’in sünnetlerinden biriydi. Gülleri andıran mübarek yanaklarından bu sebeple tebessüm eksik olmazdı. Müslümanların birbirlerine dostça davranmasını, kardeşçe gülümsemesini isterdi. İçlerindeki iman parıltısının yüzlerine aksetmesini arzu ederdi. Saadetin sevinmekle değil sevindirmekle, gülmekle değil başkalarının yüzünü güldürmekle elde edileceğine inanırdı.

İşin aslına bakarsanız, Peygamber-i Zişan Efendimiz’den de önce insanların sevinmesini, gözlerinin ve gönüllerinin aydınlanmasını isteyen, onları gerçekten çok seven ve iki cihanda mutlu olmalarını dileyen Cenab-ı Hak’tır. Kur’an-ı Kerîm’in onlarca ayetinde müjde çiçeklerinin rengarenk dalgalandığını görürüz. “Kullarımı müjdele”, “Mü’minleri müjdele” şeklindeki ayetler,’ müjde ve sevinç vardır onlara, hem dünyada hem ahirette” tarzındaki beyanlar, cennetteki mü’minleri “Korkmayın, üzülmeyin size va’d olunan cennetle sevinin.” diye düğün bayram etmeye çağıran ilahî ifadeler üzerimize ümit sağanakları halinde inmektedir. Demek ki insanları sevindirmek gönüllerine ümit tohumları ekmek hem yüce Rabb’imizin adeti hem de Efendimiz aleyhisselam’ ın sünnetidir.

Cebrail aleyhisselam gibi bir dostu ve arkadaşı olan kimse, elbette bazı ilahî sırlara vakıf olur. Cenab-ı Hakk’ ın müsaadesi nispetinde ötelerin ötesinden haberler alır ve bu haberleri yine Cenab-ı Hakk’ ın müsaadesi nispetinde insanlara duyurabilir. Mesela “Cebrail aleyhisselam bana geldi ve ümmetinden Allah’a şirk koşmadan ölecek kimseler cennete girecektir, diye müjdeledi” (Müslim, iman 153) şeklindeki hadisler Cebrail aleyhisselam’ın getirdiği ilahı müjdelere bir örnektir. Peygamber-i Zişan Efendimiz bazı sahabelerinin ahiret hayatıyla ilgili sevindirici bilgiler aldıkça, bu bilgileri bir ölçüde onlara söyleyip sevindirmekten büyük haz duyardı.

Şimdi size Asr-ı saadet’in gönül okşayan o güzelim havasından konumuzla ilgili hoş bir hatıra sunacağım.

O gün Ebû Musa el-Eş’ari hazretleri abdest alıp evinden çıktı. Kendi kendine “bugün Resûlullah’ tan ayrılmayacağım Bütün gün onunla beraber olacağım” dedi. Mescid-i Nebevî’ ye geldi. Peygamberler Sultanı’nı orada göremeyince nerede olduğunu sordu. Şu tarafa doğru gitti, dediler. O da o tarafa doğru yürümeye başladı. Yolda rastladıklarına Resûl-i Ekrem’i görüp görmediklerini sora sora Medine’den tam üç kilometre uzaklıkta ve Küba Mescidi’ nin yakınında bulunan Eriş Kuyusu’na geldi. Resul-i Ekrem sallallahualeyhivesellem Küba Mescidi’ne giderken buraya uğrar, Eriş kuyusundan su içer, abdest alır ve ayaklarını kuyuya sarkıtarak dinlenirdi. Ebu Musa bahçe kapısına gelince Efendimiz’ in abdest almakta olduğunu gördü. Kainatın Güneşi daha sonra kuyunun kenarındaki taşların üzerine oturdu. Mübarek baldırlarını açarak serinlemek için ayaklarını kuyuya sarkıttı. Ebû Musa orada bulunduğunu arz etmek üzere gelip selam verdi, sonra dönüp kapının önüne oturdu ve yine kendi kendine “bugün ben Resûlullah’ın kapıcısı olacağım” dedi. Çok geçmeden Hz Ebû Bekir gelerek bahçe kapısını itti. Ebû Musa

– Kim o? diye sordu. Kapıda ki:

– Ebû Bekir deyince, bir kapıcı edasıyla:

– Hele bekle dedi. Sonra Resül-i Kibriya’nın yanına giderek, ya Resülallah! Ebû Bekir geldi. Huzura girmek için izin istiyor, dedi. Cihan Güneşi’nin verdiği cevap, güneş ışığı gibi gönül aydınlatıcıydı.

– “Girmesine izin ver ve kendisini cennetle müjdele” buyurdu.

Ebû Musa geri dönüp Ebû Bekir’e koştu ve insanı bir anda bahtiyarlığın doruğuna çıkaran haberi verdi.

– Resûlullah’ın huzuruna girebilirsin, seni cennetle müjdeledi dedi.

Peygamber aleyhisselam’ ın bu can dostu aldığı müjdenin derin hazzıyla onun yanına vardı. Sağ tarafına geçip kuyunun kenarındaki taşlar üzerine oturdu. Elbisesini toplayarak ayaklarını kuyuya sarkıttı.

Ebû Musa kapı önünde beklerken kardeşini düşündü. Kendisi evden çıkarken o abdest alıp arkasından yetişecekti. Eğer Allah Teala kerdeşim hakkında hayır dilerse onu buraya gönderir, dedi. O sırada kapı çalındı Ebû Musa.

– Kim o? diye sordu. Dışarıda ki:

– Ömer ibnu’l-Hattab, dedi Ebû Musa:

– Hele biraz sabret! diyerek Fahr-i Cihan’ ın huzuruna varıp:

– Ömer gelmiş izin istiyor, dedi. Gönüller Sultanı Hz. Ömer’i sevinçten sarhoş edecek bir söz söyledi.

– “Girmesine izin ver ve kendisini cennetle müjdele” buyurdu.

Ebû Musa sür’atle döndü ve müjdeyi bildirdi.

– Resûlullah’ın huzuruna girebilirsin, seni cennetle müjdeledi, dedi.

Hz Ömer huzura vardı. Resül-i Ekrem’in sol tarafına geçerek kuyunun kenarındaki taşlar üzerine oturdu ve ayaklarını kuyuya sarkıttı.

Ebu Musa yerine döndü. Yine kardeşini hatırladı. Bu bereketli ve müjdesi bol günde onunda gelmesini ve ilahî feyizden nasibini almasını temenni etti. Derken kapı vuruldu. Bu gelen Hz. Osman’dı. Ona beklemesini söyleyerek Resül-i Zişan’ın huzuruna varıp Hz Osman’ın geldiğini haber verdi. Şefkat Pınarı’nın bu defa ki izni ve müjdesi ötekilerden farklı görünüyordu.

– “Başına gelecek bela ile birlikte onu cennetle müjdele” buyurdu.

Ebû Musa geri dönüp Hz Osman’ın yanına geldi:

– Buyur, gir Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem başına gelecek bela ile birlikte seni cennetle müjdeledi, dedi.

Cennet müjdesine pek sevinen Hz Osman Allah’a hamd etti. Sonra başına geleceğini öğrendiği belayı düşünerek derin bir teslimiyetle “Allah yardımcım olsun” diye söylendi. Kuyunun basma vardığı zaman orada yer bulamadığı için karşılarına geçip oturdu. Gerisini bilemediğimiz sohbetlerine devam ettiler. Bu olay Sahih-i Buhari (Fedailu’s-sahabe 5,6) ve Sahih-i Müslim(Fedailu’s-sahabe 29) başta olmak üzere birçok hadis kitabında yer almıştır.

Sır Yumakları

Hz. Osman’ın bu mu’min tavrında, Cenab-ı Hakk’ ın kaderine teslimiyetinde ve başına gelecek sıkıntılar konusunda O’ ndan yardım istemesinde ne büyük ibretler ve dersler vardır. Başımıza gelmesi takdir edilen bir sıkıntıyı, gayb aleminden haberler alan biri bize bildirseydi, kim bilir ne kadar tedirgin olur, uykuyu tüneği yitirirdik. Fakat Hz Osman, iman sıradağlarının dizildiği tevhid vadisinde, sarp ve yalçın bir teslimiyet tepesiydi. O sebeple hemen Allah’a hamd ve yardımını niyaz etti.

Burada, peygamber aleyhisselam’ ın mücizesinin aynen gerçekleştiğini belirtmemiz gerekir. Dilediği zaman peygamberlerine gayb hakkında bilgi veren Cenab-ı Hak, Hz Osman’ın bazı azgın kişiler tarafından şehid edileceğini Rasül-i Ekrem’e bildirmiş, o da haya ve edep timsali sevgili damadına bu gerçeği üstü kapalı bir şekilde haber vermiştir.

Tabiinin ileri gelenlerinden Medineli hadis alimi Said İbni Museyyeb Resûlullah Efendimiz ile yakın dostlarının kuyunun başındaki oturuş tarzlarını, onların kabirlerine yorduğunu söyler. Gerçekten de Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in kabirleri Mescid-i Nebevî’ de ve Resul Ekrem Efendimiz’ in sağında ve solundadır. Hz. Osman’ın kabri ise onların karşısına düşen Cennetu’l Baki kabristanı’ndadır.

Kulların Allah Üzerindeki Hakkı

İnsanlara sadece acı gerçekleri haber vermek için değil, aynı zamanda ilahi müjdeleri bildirmek üzere gönderildiği Kur’an-ı Kerîm’de defalarca belirtilen Resül-i Ekrem Efendimiz ashabını ve ümmetini sevindirmek gönüllerini ümit rüzgarıyla doldurup onları saadet iklimine doğru kanatlandırmak için zaman zaman çeşitli müjdeler vermiştir. Herkesin duymasında fayda görmediği bazı müjdeleri bir kısım sahabelerine bir sır gibi söylemiştir. Mesela bir gün Muaz b Cebel ile aralarında şöyle bir konuşma geçti.

– “Muaz Allah’ın kulları üzerinde, kulların da Allah üzerinde hakkı nedir, bilir misin?”

– Allah ve Resulü bilir.

-“Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, Allah’a ibadet etmeleri ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise, O’na ortak koşmayan kimseye azap etmemesidir.”

Gönül yelkenini ümit rüzgarıyla dolduran bu sözleri duyunca Muaz yerinde duramadı. Sevinçten yıldız yıldız parlayan gözleriyle sordu.

– Bu müjdeyi herkese haber vereyim mi, ya Resûlullah’? dedi Resül-ü Kibriya:

– Hayır, haber verme, buna güvenip ibadeti gevşetirler, buyurdu.(Müslim, iman 49)

Kulluğun şuuruna varan her Müslüman sevinçten ağlatacak kadar güzel bu müjdeyi herkese duyurmayı Resül-ı Zişan da istiyordu. Onu Muaz’ a söylemesinin başka ne anlamı olabilirdi? Fakat bu muştuyu herkes içme sindiremezdi. Bu sevinci herkes kaldıramazdı. Bu sebeple o günün şartları içinde söylemedi. Muaz ise hayatının sonuna kadar içine gömdüğü bu müjdeyi vebal altında kalmamak düşüncesiyle ölümünden bir müddet önce yanındakilere haber verdi.

Aziz kardeşlerim! Her mü’min kendisini bir mübeşşir, yani bir İslam davetçisi kabul etmelidir. İslamiyet’in güzelliğini ve mükemmelliğini bilen, onsuz bir hayatın boş ve manasız olduğuna inanan her mü’min iman saadetini bütün insanlarla paylaşmayı arzu etmeli ve bunun gerçekleşmesi için elinden geleni yapmalıdır.

Günümüzün insanı huzursuz ve tedirgindir. Gönlünü Allah’a bağlamayan, sırtını O’na dayamayan herkes büyük bir bunalım içindedir. Yanımızdaki yöremizdeki çaresiz insanlara, çeşitli sıkıntılar içinde bocalayan kimselere, bizim sahip olduğumuz değerlerden habersiz bahtsızlara acıyalım. Onlara asla kızmayalım. Ümitsizlikten boğulan kimselere bir nefes ümit götürelim. Kainatın Güneşi Efendimiz’ in bize “müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz” diye emrettiğini unutmayalım. İnsanları sevindirmek, onlara güler yüzle yaklaşıp kendilerini mutlu edecek şeyleri söylemek Peygamber Efendimiz’in sünnetidir. Bugün bu sünneti yeniden diriltmeye büyük ihtiyaç var. Dertli, sıkıntılı ve bunalımlı insanımıza bir demet müjde sunalım. Gönül alacak sözler söyleyelim. Dinin güzel ikliminden, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz rahmetinden, Güneş Peygamber’ in sevgi, şefkat ve şefaatinden diriltici soluklar ileterek onlara ümit verelim imam olarak, hatip olarak, vaiz olarak, yazar olarak, sohbet ehli olarak, kısaca mu’min olarak herkese İslamiyet’in güler yüzünü gösterip taze can sunalım.