Bir İnsan Kazanmak

Yaşar Kandemir hocamızın 1991 Mayıs ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 063, Sayfa: 020)

İlahî daveti bütün insanlığa benimsetme aşkı, Resûl-i Kibriya efendimize derin bir heyecan veriyordu. Gönüllerini bu davete kapayanlara acıyarak, üzülerek, bakıyordu. Bunlar bilmiyorlar; bilmedikleri için böyle davranıyorlar. Ben onlara bilmedikleri gerçeği anlatmalıyım diye düşünüyor ve kendini tüketircesine gayret ediyordu.

Ama geldi diye

Birgün çok garip birşey oldu. Efendimiz Mekke’nin ileri gelen kafirlerinden birkaçıyla oturmuş konuşuyordu. Onlara İslâmiyet’in güzelliğini anlatıyor, Müslüman olmanın ne büyük bahtiyarlık olduğunu söylüyordu. Adamlar ayak direyince, konuyu bir başka açıdan ele alıyor; onların katılaşmış kalblerini yumuşatmaya çalışıyordu.

Derken içeriye Abdullah ibni Ümmi Mektûm girdi. Gözleri görmüyordu İbni ümmü Mektûm’un. Bu sebeple de Fahr-i Kainat’ın nasıl bir ruh haleti içinde olduğunu fark etmiyordu. Bu adamları kazanırsa, onların bir işaretine bakan yüzlerce insanın kurtuluşa ereceğini ümidi içinde olduğunu bilemiyordu. Yeni nazil olan ilahî buyrukları öğrenme arzusuyla:

Ya Resûlallah! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret, diye seslendi.

İbni Ümmi Mektûm’un böyle seslenmesini yersiz bulan Fahr-i cihan Efendimizin canı sıkıldı. Pişmiş aşa soğuk su kattığı düşüncesiyle ona dönüp bakmadı bile. Zira onun ümid dolu gönlü bu kaşarlanmış kafirleri kazanma heyecanıyla yanıyordu.

İbni Ümmi Mektûm, sözlerini Nebiyyi Ekrem’e duyuramadığını hesap ederek aynı sözleri bir daha, bir daha söyledi. Efendimizin iyice canı sıkıldı ve mübarek yüzünü ekşitip öte yana döndü.

Rahmet Peygamberi’nin bu tutumu, Abese sûresinin nâzil olmasına sebep oldu. Sûre şöyle başlıyordu:

“Âmâ kendisine geldi diye yüzünü ekşitip çevirdi.

Resûlüm! Onun halini sana kim bildirdi?

Belki o senden öğrendikleriyle temizlenecek, yahut öğüt alacak, bu öğüt kendisine fayda verecekti…”

Âyetler, kazanılmış bir gönlü, nasıl olsa bizdendir düşüncesiyle ihmal ettiği için Allah Resûlü’nü kınıyordu. Kafirleri İslâm’a davet uğrunda Rabbinden azar işiten Resûl-i Ekrem (s.a.), yanına Abdullah ibni Ümmi Mektûm’un her gelişinde:

“Ey hakkında Rabbimin beni azarladığı zat, merhaba!” diye onu yanına çağırır, iltifat eder ve ridasını altına yayardı.

Kendini mi mahvedeceksin?

Fahr-i Cihan’ın davet aşktı, İslâm’ı sevdirip benimsetme arzusu, işte böylesine alev alevdi. Rahmet güneşinin engin gönlü herkesin doğru yolu bulmasını, cennete ulaşmasını, ebedî azabdan kurtulmasını istiyordu. Bunu öylesine istiyor, kendini işine öylesine kaptırıyor, İslâm’a karşı tavır almasınlar diye öylesine gayret sarfediyordu ki, Allah Teâlâ onu:

– “Onlar iman etmeyecek diye kendini mi helak edeceksin?” diye uyardı (Şuara süresi, 26/3)

Bu ilahî ihtar ona, ancak ezelde bahtiyar diye yazılanların doğru yol bulacağını, bahtsızlığı seçenlerin kurtulamayacağını hatırlattı. Eğer herkesin müslüman olması gerekseydi, gökten indirilecek bir mucize ile bunun kolayca temin edileceğini ve o zaman herkesin ister istemez hidayete ereceğini bildirdi. Demek ki kainatın sahibi bunun böyle olmasını istiyordu. Neden böyle olması gerektiğini de sadece o biliyordu.

Ne var ki, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz rahmet ve şefkatinin aynası olan, bu sebeple de kendisine:“Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” buyurulan Habîb-i Kibriya’nın, herkesi kurtarma aşkıyla içi yanıyordu, önce kendi yakınlarını, kendi kavmini kazanmak, sonra da ötelere, daha ötelere giderek bütün insanları kurtarmak istiyordu, ilahî davet karşısında kendi kabilesinin ayak dirediğini görünce onlara kızdığı oluyor ve:

“Kureyş ne sanıyor? Allah’a yemin ederim ki, tek başıma da kalsam ya bu dini yayacağım veya bu uğurda öleceğim”, diyordu.

Fahr-i Cihan bir savaştan dönüyordu. Mescid’de iki rekat namaz kıldıktan sonra sevgili kızı Hz. Fatıma’nın evine uğradı. Her zaman böyle yapardı. Önce kızını görüp kucaklar, sonra hanımlarının yanına giderdi. Hz. Fatıma babasının yüzünü, gözünü öperek ağlamaya başladı.

– Niçin ağlıyorsun, yavrum? diye sordu Resûl-i Kibriya. Hz. Fatıma:

– Babacığım, gül rengin solmuş, elbisen eskimiş, deyince Şah-ı Enbiya efendimiz şunları söyledi:

– “Ağlama, Fatıma! Allah Teâlâ senin babana bir görev verdi. İsteseler de istemeseler de, yeryüzünde insanın yaşadığı her yere bu din girip yayılacaktır.

Benim vazifem de bunu sağlamaktır.”

Resûl-i Ekrem efendimizi başarıya götüren, Allah’ın yardımıyla birlikte, bütün cihanı kucaklayan bu azmi ve gayretiydi. Buyurduğu aynen gerçekleşti. Güneşin doğup battığı her yere İslamiyet girdi. Her yerde müslümanlar muzaffer, küfür zelîl ve hakîr oldu.

Bir kişi için

Hayber’in kuşatıldığı günlerdeydi. Efendimiz ashabına, ertesi gün sancağ-ı şerifi Allah ve Resûlü’nü seven, onlar tarafından da sevilen birine vereceğini ve fethin onun eliyle gerçekleşeceğini söyleyince, müslümanlar çok heyecanlandılar. Bu bahtiyarın kim olduğunu düşünmekten gözlerine uyku girmedi. Seyyid-i Kainat efendimiz ertesi sabah sancağı Hz. Ali’ye teslim ederken ona İslâm davetinin ruhunu şu sözlerle özetledi:

“Ali! Hiç acele etme. Oraya varınca önce onları İslâm’a davet et ve Allah’ın buyruklarını kendilerine bildir.

Ali! senin bu davet ve irşadınla tek bir kişinin Müslüman olması, senin için dünya servetine bedeldir.”

Evet, İslâm davetinin ruhu, işte bu son cümlede yatmaktadır: Bir insan kazanmak…

***

Bir yahudi çocuğu Server-i Kainat efendimize hizmet ederdi. Çocukcağız birgün hastalandı. Efendimiz kalkıp onu ziyarete gitti. Başucuna oturdu ve:

“Müslüman ol, yavrum! dedi.

Çocuk yanında duran babasının gözlerine baktı. Babası:

Muhammed’in arzusunu yerine getir, deyince çocuk Müslüman oldu.

Gönlü herkese şefkatle dolu olan Efendimiz:

Onu ateşten kurtaran Allah’a hamd olsun” diyerek oradan sevinçle ayrıldı.

***

Bu hadisler ve hadiseler bize her müslümanın yeryüzünde Allah’ın halifesi ve Resûl-i Zîşan’ın mirasçısı olduğunu hatırlatıyor. Herbirimiz bir kişi kazanma ümidiyle yola çıkmalıyız. Bizim elimizle hidayete erecek o meçhul şahsın veya şahısların kim olduğunu bilemediğimiz için de, ilahî davetin her muhatabına ümitle, sevgiyle, şefkatle yaklaşmalıyız. Tıpkı Efendimizin takip ettiği davet siyasetine uygun olarak, önce kendi yakınlarımızdan, kendi milletimizden, konuşup anlaşabildiğimiz insanlardan başlayarak yürümeliyiz. Ümidimizi asla kaybetmeden.

Bi’rimaüne’de şehid olan ashab-ı kiram’dan Hakem b. Keysan’ın müslüman oluşu ne kadar ibretlidir. Hicretin on yedinci ayında bir Kureyş kervanını ele geçiren Müslümanlar, bu arada Hakem b. Keysan’ı da esir etmişlerdi. Esiri önce öldürmek istediler. Sonra vazgeçip onu Hz. Peygamber’in huzuruna getirdiler. Efendimiz Hakem’i İslâm’a davet etti. Fakat o kabul etmedi. Efendimiz her zaman olduğu gibi ümitliydi. Onu bir daha, bir daha davet etti. Hakem’in oralı olmadığını gören Hz. Ömer dayanamadı.

– Bununla ne diye konuşuyorsun, ya Resûlallah! Bırak da şunun kellesini uçurayım,diye celallendi. Rahmet Güneşi buna izin vermedi. Sonunda Hakem b. Keysan Müslüman oldu ve İslâm’a güzel hizmetler etti. Hakem’in Bi’rimaüne’de şehid düşmesinden sonra Hz. Ömer bu olayı anlatır, onu medheder ve vaktiyle söylediklerine pişman olduğunu ifade ederdi.

Aziz kardeşler! Bize yakışan, “Ya ilahî rahmetinden kimseler dûr olmasın!” düşüncesiyle herkese hoşça bakmaktır. Kim bilir beğenmediğimiz niceleri, ne mükemmel bir kul olacak, Allah’ın dinine ne güzel hizmetler edecek, bizi de kendine imrendirip hayran bırakacaktır.

Öyleyse; ömrümüzün geri kalan sayılı günlerini, hep bir insan kazanma heyecanıyla değerlendirelim…