Bir Güzel İnsan

Yaşar Kandemir hocamızın 2005 Mayıs ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 231 Sayfa: 028)

Bize örnek insanlar gerek. Hayat tarzıyla Rabbimizin buyruklarını hatırlatan, Efendimiz’in yaşama üslûbunu yansıtan örnek insanlar…

İşte Mutarrif ibni Abdullah onlardan biri. Sahâbî olma şerefini kıl payı kaçırsa bile, Resûl-i Ekrem’in en yakın arkadaşlarından feyzalan âbid, zâhid bir tâbiîn büyüğü. Rivayet ettiği hadislerKütüb-i Sitte’de yer alan bir muhaddis.

Güzel dinimizi, Peygamber Efendimiz’in en değerli talelebelerinden öğrenen Mutarrif ibni Abdullah dininden tâviz vermeyen bir kişiliğe sahipti. Kazâ ve kadere bütün benliğiyle inanırdı. Tevekkül ve tevâzu sahibiydi. Nefsini hesaba çekmeyi ihmâl etmezdi. Bütün bunların yanı sıra  duası makbul, kerâmet sahibi bir İslâm büyüğü idi.

Hicretin ikinci yılında Basra’da doğdu. Efendimiz vefat ettiğinde on yaşlarında idi. Hayatının en büyük kaybı, Resûl-i Ekrem’i görme imkânı varken görememek oldu.

Mutarrif’in ilk hocası babasıydı. Babası Abdullah bir sahâbî idi. Bir heyetle birlikte kabilesini temsilen Resûl-i Ekrem Efendimiz’in huzuruna çıkmış, sohbetini dinlemiş, arkasında namaz kılmış  ve kendisinden dinlediği hadisleri rivayet etmişti. Resûl-i Ekrem ile ilgili bir hâtırası şöyleydi:

“Peygamber Efendimiz namaz kılarken yanına gitmiştim. Ağlıyordu. Göğsünden kaynayan tencere sesi gibi bir ses geliyordu” (Nesâî, Sehv 18; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 25).

Mutarrif; babasından başka, Hz. Âişe, Hz. Ali, Hz. Osman, Ammâr ibni Yâsir, Ebû Zer el-Gıfârî, İmrân ibni Husayn gibi büyük sahâbîlerden Efendimiz’in hadislerini dinleyip öğrendi. Ve kendisine güvenilen, hayatına imrenilen büyük bir âlim oldu.

Korku ile ümit arasında

Her zaman korku ile ümit arasında (beyne’l-havf ve’r-recâ) yaşardı. Bir gün bu halini talebelerine şöyle anlattı:

Geceleyin yatağıma yatıyor ve Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona düşünmeye başlıyorum. “Bak bakalım” diyorum kendime. “Cennetliklerin amelleri yanında seninkiler ne durumda?”

Bakıyorum onların amellerini yapmak çok zor. Çünkü Kur’an cennetlikleri şöyle anlatıyor:

“Onlar geceleri az uyurlardı” (Zariyât 51/17).

Bir başka âyet şöyle diyor: “Onlar gecelerini secde ederek, Rableri huzurunda kıyama durarak geçirirler” (Furkan 25/64).

Şu âyet de aynı şeyi vurguluyor: “Böyle birisi, âhiretten sakınıp Rabbinin rahmetini umarak geceler boyunca secdede ve kıyamda ibadet eden kimse gibi olur mu?”(Zümer 39/9).

Sonunda anlıyorum ki, ben Kur’ân-ı Kerîm’in anlattığı cennetlikler gibi değilim.

Ardından cehennemliklerin yaptıklarıyla benim yaptıklarımı kıyaslıyorum. Kur’ân-ı Kerîm onların cehenneme neden atıldıklarını kendi ağızlarından şöyle anlatıyor:

“Derler ki: Biz namaz kılmazdık.

Yoksulları doyurmazdık.

Bâtıla dalanlarla biz de dalıp gitmiştik.

Hesap gününü de yalanlıyorduk.

Sonunda ölüm gelip çattı” (Müddessir 74/43-47).

Anlıyorum ki cehennemlikler dinî değerleri yok sayan, onlara inanmayan kimseler. Bu durumda cehennemliklerden olmadığım sonucuna varıyorum.

Sonra sıra şu âyete geliyor:

“Bir başka grup daha vardır. Onlar iyi işe kötü iş karıştırdılar. Sonra da günahlarını itiraf ettiler. Bakarsın, Allah onların tövbelerini kabul eder” (Tevbe 9/102).

Mutarrif sözünü şöyle tamamladı:

“Kardeşlerim! Benim de, sizin de bu sonunculardan olmamızı umarım.”

Bununla beraber Mutarrif cehennemden çok korkardı. Bu korkusunu pek latîf bir tarzda şöyle ifade ederdi:

“Allah Teâlâ’nın bir haberci gönderip de, ‘Söyle bakalım Mutarrif! Cennetlik veya cehennemlik olduğunu öğrenmek mi, yoksa toprak olmak mı istersin?’ diye soracak olsa, toprak olmayı tercih ederim” derdi.

Demekki hiç kimse “Ben nasıl olsa cennete gideceğim” diye boş ve mânasız ümitlere kapılmamalıdır. Öte yandan “Cennete gideceğimi hiç ummuyorum. Benim yerim cehennemdir” diye büsbütün ümitsizliğe düşmemelidir. En doğrusu Mutarrif’in tutunduğu âyet-i kerîmeye yapışmak, günahlarımızdan dolayı Cenâb-ı Hakk’a tövbe etmektir.

Tevâzuu,  tevekkülü

Mutarrif övülmekten hoşlanmazdı. Biri onu övecek olsa, hemen içine kapanır, kendi kendine değersiz biri olduğunu söylerdi.

Kendini hiç önemsemezdi. Bir hac mevsiminde Arafat’ta, “Allahım!” diye yalvardı. “Bu kadar insanın duasını ne olur benim yüzümden reddetme!”

Mutarrif varlıklı bir insandı. Dostlarının utana sıkıla kendisinden borç istemesine pek üzülürdü. Onların yüzünde istemenin ezikliğini görmeye dayanamazdı. Arzularını bir kâğıda yazıp kendisine göndermelerini rica ederdi.

Bilinen tevâzuuna rağmen, güzel elbiseler giyer, güzel kokular sürünürdü. Hadis ravisi olan oğlu Abdullah ölünce yine aynı şekilde giyinip halkın karşısına çıktı. Onu bu hâlde gören yakınları kendisine pek kızdı: “Yahu, oğlun ölüyor, sen yine de güzel elbiseler giyip kokular sürünüyorsun. Bu ne hâl?” dediler.

Mutarrif onlara şu güzel dersi verdi:

“Başıma gelen bu musibetten dolayı Rabbim bana üç nimet vaat etti. Bu nimetlerin her biri, bana göre bütün dünyadan daha değerlidir. Şimdi ben onları görmezden gelip de kendimi bırakıp dağıtayım, öyle mi? Bakınız Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“O sabredenler, başlarına bir felâket gelince;

‘Bizim bütün varlığımız Allah’ındır ve sonunda yine O’na döneceğiz’ derler.

Bütün günahları Rableri tarafından bağışlanan ve merhamet edilenler işte onlardır.

Ve onlar doğru yolu bulanlardır.” (Bakara 2/156-157).

Görüldüğü gibi İslâm büyükleriyle bizim aramızda dağlar kadar fark vardır. Biz, başımıza bir sıkıntı gelince, hemen kendimizi bırakır, perişan oluruz. Rabbimizin sabredenlere olan vaatlerini unuturuz. Ama İslâm büyükleri âyetlerle, hadislerle her zaman iç içe oldukları için Allah’ın ve Resûlullah’ın buyruklarını hiç unutmazlar. “Rableri tarafından bağışlanmanın”, “Allah’ın merhametini kazanmanın” ve “doğru yolu bulmuş olmanın” ne büyük saadet olduğunu çok iyi bilirler.

Güzel sözleri

Mutarrif ibni Abdullah’ın gönlü hep Allah’a bağlıydı. Bu sebeple dili de bir hikmet pınarıydı. İbretli sözler söylerdi. Şöyle derdi:

“Bir kulun içi, dışı bir olursa, Allah Teâlâ ‘İşte benim gerçek kulum budur’ buyurur.”

“Allahım! Bizden razı ol. Bizden razı olmazsan bâri bizi affet. Çünkü efendi, kölesinden hoşnut olmadığı halde onu bağışlayabilir.”

“Allah Teâlâ’nın en sevdiği kul, çok sabreden, çok şükredendir; o kul başına belâ gelince sabreder, nimete kavuşunca şükreder.”

Mutarrif insanın sahip olacağı hayırlı şeyleri şöyle sayardı:

“İlimden nasibi olmak, bana göre ibadetten nasibi olmaktan daha iyidir.

Âfiyette olup şükretmeyi, belâya uğrayıp sabretmeye tercih ederim.

İnsana verilen en üstün hayır, âfiyette olup Allah’a şükretmektir.”

Dünyanın değersizliğini de pek güzel anlatırdı: “Bütün dünya benim olsa da, Allah Teâlâ, kıyamet günü bana vereceği bir yudum su karşılığında onu benden satın alsa, yine de bana büyük bir  ücret ödemiş olur.”

Mutarrif, İslâmiyet’in en canlı şekilde yaşandığı, Peygamber muhabbetinin gönülleri diri tuttuğu bereketli bir iklimde doksan yıldan fazla yaşadı. Hicretin 95., milâdın 713. yılında feyizli bir ömürden sonra Rabbine kavuştu.

Yüce Rabbim, onun gibi İslâm büyüklerinin izinde yürümeyi hepimize nasip eylesin. Âmin.