Babana Üzülme Yavrum!

Yaşar Kandemir hocamızın 1990 Haziran ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 052, Sayfa: 020)

İslamiyeti yaymak için Peygamber efendimizin ne sıkıntılar çektiğini, merhametsiz müşriklerin eziyetlerine nasıl göğüs gerdiğini iyi biliriz. Ancak onun aşağılandığını, tahammül edilmez hakaretlere uğradığını gören yavrularının ve sevdiklerinin nasıl üzüldüklerini ve bu üzüntülerini nasıl ortaya koyduklarını pek bilmeyiz.

Geçenlerde bu olaylardan ikisini yeniden okuyunca yüreğim ağzıma geldi. Efendimizin sevgili kızları namına çok duygulandım, ağladım. Bu olayları size de anlatayım da, Resûlullah sevgisiyle parıldayan güzel gözleriniz, onun sevgi ve hasretiyle nemlenerek biraz daha nurlansın istedim.

ZEYNEB’İN GÖZYAŞLARI

Resûl-i ekrem efendimizin İslamiyeti tebliğe çalıştığı, nerede bir kalabalık görse, “Belki beni anlayacak, getirdiğim hakikati kabul edecek birini bulurum, hidayetine vesile olurum” diye çırpındığı o ilk yıllardaydı. Böyle bir topluluğu Mina’da yakalamıştı. O zamanlar henüz çocuk olan, fakat daha sonra hem kendisi, hem de babası İslam ile şereflenen Haris b. Haris el-Gamidî bu olayı şöyle anlatıyor:

Bir çok adamın bir yere toplandığını gördüm. Babama onların kim olduğunu sordum.

– Kendi aralarından çıkıp yeni bir din getirdiğini söyleyen bir adamın başına birikmiş birileri, dedi.

Bir de baktım ki Resûlullah aleyhisselam. Başına toplananları Allah’ın birliğini kabul etmeye ve ona inanmaya davet ediyor; o herifler de dediğini kabul etmek şöyle dursun habire kendisine eziyet ediyorlardı.

Bir başka ravi o manzarayı biraz daha teferruatlı anlatarak diyor ki; “Hz. Peygamber, ey insanlar Allah’tan başka ilah olmadığını kabul edin de kurtulun, dedikçe onların kimi yüzüne tükürüyor, kimi üzerine toprak atıyor, kimi de sövüp sayıyordu.”

Haris b. Haris el-Gamidî sözlerine devamla diyor ki:

Öğleye kadar bu hal devam etti. Nihayet Hz. Peygamber’in etrafını alan kalabalık çekilip gitti. Bu sırada elinde bir kap su ve bir mendil bulunan bir kız çıkageldi. Resûlullah’ın haline bakıp ağlıyordu. Hz. Peygamber kızın elindeki suyu aldı içti; sonra kalanıyla abdest aldı. Ağlamakta olan ve üzüntüsü sebebiyle göğsünün açıldığını bile farketmeyen kızı teselli etmek için başını kaldırıp dedi ki:

-Yavrucuğum! Göğsünü kapat! Babanı mağlup edecekler, aşağılayacaklar diye de üzülme!

Ben yanımdakilere:

Bu kız kim? diye sordum.

– Kızı Zeyneb, dediler.

Sohbetimize başlarken arzettiğim gibi, Efendimizin bu en büyük ciğerparesi Zeyneb, gördüğü, fakat güç yetiremeyip de engel olamadığı bu olay üzerine, kim bilir ne çok üzüldü; iki gözü iki çeşme nasıl ağladı! Cemiyette o kadar büyük itibari olan, herkesin el-Emin diye andığı babasına yapılan bu haksızlıklara nasıl isyan etmek istedi! Ona sövüp sayanlara, başından toprak saçanlara ve o tükrüğü kuruyası zalimlere nasıl öfkelendi! Efendimizin bu yavrusunun çektiği ıstıraplar, babasına yapılanlara yanıp yakılmaktan ibaret değildir. Maalesef çok sonraları, Mekke’den Medine’ye hicret ederken, buna engel olmak isteyen müşriklerin birinin saldırısına uğradı ve deveden düşerek belini kırdı. O sıralarda hamile olduğu için yavrusunu düşürdüğü gibi, bu olayın tesiriyle bir müddet sonra aziz ruhu Mevlası’na uçup gitti.

DÖL YATAĞI

Nebiy-yi muhterem’in kafirlerden gördüğü çok ağır bir başka hakaret de, Efendimizin diğer gül goncası Fatımatü’z-Zehra’yı hıçkırıklara boğmuştu. Bir gün yine Mekke’de, bu defa Kabe’de Efendimiz namaz kılmaktaydı. Her zaman olduğu gibi küfrün başı Ebu Cehil, Peygamber Efendimize hakaret etmek, onunla eğlenmek ve avanesinin moralini yükseltmek için yeni bir eğlence düşündü.Her fenalığı yapmaya hazır olan adamlarına: Falan yerde bir deve kesmişler; döl yatağını da bir kenara atmışlar. Biriniz gidip onu getirse, şu yatıp kalkarak sözde ibadet eden adamın üzerine koysa, bize de biraz eğlence çıksa, dedi.

Bu alçaklığı yapmaya pek hevesli olan Ukbe bin Ebî Muayt adlı kefere fırlayıp gitti ve kokmaya başlamış olan kanlı döl yatağını, içindeki pislikle birlikte alıp getirdi; Resûlullah’ın secdeye varmasını bekledi. Secdeye varır varmaz omuzlarının üzerine koydu.

Resûl-i kibriya efendimiz üstüne konan bu pislik sebebiyle başını secdeden kaldırmıyor, belki de kaldıramıyordu. Bu manzarayı pek eğlenceli bulan Ebu Cehil ve yandaşları, bu işi becereni takdir ederek birbirinin üzerine devrile devrile, katıla katıla gülüyorlardı.

İşte bu sırada olayı haber almış olan Hz. Fatıma çıkageldi. Hicret yılında 12 yaşında bulunduğuna göre, bu olay sırasında daha küçük olması lazım gelen bu Peygamber gülü, babasını o durumda görünce, adeta köpürdü. Leşi tuttuğu gibi bu çirkin işi yapan herife doğru fırlattı. Hala gülüp duran utanmaz adamlara pek fena çıkıştı. Ağzına gelenleri söyledi. Hz. Fatıma’nın öfkesi ve söylediği isabetli hakaretler onları sus pus etti.

Fahr-i kainat efendimiz yavaşça secdeden doğruldu. Ellerini açarak:

– Rabbim! Şu Kureyşlileri sana havale ederim, diye duaya başladı.

Biraz önce katıla katıla gülenler, bu sözleri duyunca iyice sus pus oldular. Çünkü orada yapılan duaların kabul olacağına Cahiliye devrinde bile inanırlardı.

Sonra Nebiy-yi ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) duasına devamla, orada bulunan 7 kişininisimlerini birer birer saydı. Bu heriflerin çoğu Bedir gazvesi’nde cehennemi boyladılar ve ayaklarından tutulup Kalîb-i Bedir denen derin bir çukura atıldılar. Hatta birinin leşi o kadar dağılmıştı ki, tutup da sürükleyecek bir tarafını bulamadılar. Hz. Peygamber’e yapılan bu son derece çirkin olayın elebaşısı Ukbe b. Ebî Muayt adlı dinsiz, Bedir’de bulundu; fakat o zaman hakkından gelinemedi. Daha sonraları yakalandı ve elleri bağlanarak boynu uçuruldu.

Cehennemin yolunu tutmadan önce Peygamber efendimize:

– Bütün Kureyş içinde öldürecek yalnız beni mi buldun? diye sorduğunda Resûlullah efendimiz:

– Evet, buyurdu. Sonra da yaptığı başka edepsizlikleri söyledi. Öğrendiğimize göre bu cehennem zebanisi, bir başka seferinde, Resûl-i Kibriya namaz kılarken elbisesini onun mübarek boynuna dolayarak boğmaya çalışmıştı. O civarda bulunan Hz. Ebubekir bu herifin yaptığını duyunca öyle bir süratle koşup geldi ki, -olayı anlatanın söylediğine göre- başındaki saçlar ikiye değil dörde ayrıldı, ve bu edepsizin elinden Efendimizi kurtarmıştı.

BİZ NEREDEYİZ?

Kainatın efendisinin, onun yakın arkadaşlarının ve aile fertlerinin, din uğruna çektiği ıstıraplar saymakla bitecek gibi değildir. Kafirlerin yaptığı hakaretlere göğüs germek, onların gösterdiği binlerce yiğitliğin sadece bir parçasıdır. İslamiyeti yaşamak ve yaşatmak, müslümanların sayısını çoğaltmak, Allah sesini daha ötelere götürmek için canlarıyla, mallarıyla ve sevdikleri herşeyle kendilerini ortaya koymuşlardır. Bu uğurda değil sadece hakarete uğramayı, ellerinde olan herşeyi feda etmeyi, hatta şehadet şerbetini içmeyi en büyük şeref bilmişlerdir.

Aziz okuyucular! Bu satırları yazan kardeşiniz de dahil olmak üzere. İslamiyeti öğretme ve yayma hizmetinin neresinde bulunduğumuzu acaba iyice düşündük mü? Kendimizi, oğlumuzu, kızımızı, karımızı bu nevi yiğitliklere hazırladık mı?Zira İslam’la küfür arasındaki mücadele hiçbir zaman bitmemiştir, bitmeyecektir. O gün şirkin başka bir nev’i vardı; bugün farklı bir çeşidi var. Bugünkü yerli, yabancı İslam düşmanlarının Müslümanlara nasıl diş bilediğini hepimiz biliyoruz. Müslüman ana babadan doğduğu halde, kendisine din kültürü verilmediği veya hidayetten nasibi olmadığı için dinî yok etmeye ve dindarları bir kaşık suda boğmaya can atanları görüp duruyoruz. İnancı yüzünden aşağılanan, hakaretlere ve hatta işkencelere uğrayanları bizzat görmesek bile haberini okuyoruz.

Demek ki dünya durduğu sürece bu mücadele devam edip gidecektir. Peygamber efendimiz bize sadece ibadet hayatında, ahlakî davranışlar sergilemekte örnek değildir. Yeryüzünü İslam güneşiyle aydınlatmaya, bütün gönüllere Allah’ın yüce dininin sıcaklığını hissettirmeye çalışırken, kötülere ve kötülüklere karşı mücadele vermekte de örnektir. Hem şu korkak nefislerimize, hem de yavrularımıza onun bu cephesini benimsetelim.