Allah’ın Himayesinde

Yaşar Kandemir hocamızın 1993 Temmuz ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 089 Sayfa: 024)

Bize Resülullah’dan miras kalan hadislerin daha Asr-ı Saadet’te yazılmaya başlandığını, bu paha biçilmez servetin hem yazılarak hem ezberlenerek korunduğunu görmüştük. Bu ümmetin hadîs-i şeriflere nasıl sahip çıktığını ve onları nasıl muhafaza ettiğini iyi bilmeyenler, hadislerin bize, en güvenilir ve en sağlam bir yolla geldiğini anlamak istemiyorlar. Bir de onlar Hz. Peygamber’i dinleyen her sahabînin hadis rivayet ettiğini zannediyorlar. Bu sebeple hadislerin daha o devirde sağlam bir şekilde zaptedilmediğini düşünüyorlar. Bu zanları yanlış bilgiye dayanıyor.Îbnü’l-Cevzî‘nin tesbitine göre, Resül-i Ekrem’i gören yüz binden fazla ashab arasında sadece 1060 (bin altmış) kişi hadis rivayet etmiştir. Bunların içinde binden fazla hadis rivayet eden yedi kişi vardır. Yüzden fazla hadis rivayet eden 32 sahabi vardır. 10-20 hadis rivayet eden 60 sahabî vardır. 500 sahabî ise sadece birer hadis rivayet etmişlerdir. Demek ki her sahabi hadis rivayet etmemiştir. Hadis rivayet edenler ise, mükemmel hafızaları ve son derece titiz tutumlarıyla bu işin ehli olan kimselerdir.

Nice tanınmış sahabinin sadece 15-20 hadis rivayet ettiğini gördüğümüz zaman hayretler içinde kalıyoruz. Zira bunlar hayatlarını başka hizmetlere vakfetmişlerdir. Mesela İslam’ın sesini daha ötelere duyurmak için bilfiil cihad yolunu seçen kahraman sahabîlerden Halid ibni Velid 18, Ebü Ubeyde ibni Cerrah 15 hadis rivayet etmişlerdir. Zübeyr ibni Avvam’ın sadece 38, Amr ibni As’ın 39, Efendimizin müezzini Bilal-i Habeşî’nin 44, Kainatın Efendisi’nden hiç ayrılmayanHz. Ebü Bekir’in sadece 142 hadis rivayet etmesi de bu görüşü doğrulamaktadır.

Elli Ayrı Hocadan

Ashab-ı kiramdan Ebü Ümame el-BahiK’nin (ö. 86/705 şu sözü, hadisleri bize ilk aktaran o şanlı kafilenin bu konudaki titizliğini yansıtmaktadır. Ebü Ümame diyor ki: Ben bir hadisi Hz. Peygamber’den bir defa, iki defa,… (hatta) yedi defa duymakla rivayet edersem cür’etkar davranmış olurum (Ahmed b. Han-bel, Müsned, V, 250). Bu ifade, ashab-ı kiramın hadis rivayetinde gösterdiği titizliğin tipik bir örneğidir. Kur’an-ı Kerîm’in övdüğü o mübarek nesilden beklenen de budur. Onların bu Peygamber mirasına gösterdiği ihtimamı görmezden gelmek ve Kainatın Sahibi tarafından övülen bu kutlu kafileyi herhangi bir kimse gibi düşünmek ne kadar yanlıştır. Onlar hadis rivayetine o kadar önem verdiler ki, bu aşın ilginin Kur’an’ı ihmale yol açabileceğini düşünen Hz. Ömer bu konuda bazı tedbirler alma ihtiyacını duydu.

Ashab-ı kiramın rahle-i tedrisinde yetişen ve hadise saygıyı, hadis rivayetinde titiz davranmayı onlardan öğrenen daha sonraki nesillerin bu konudaki titizliği de gözardı edilemez. Onlar, kendisinden hadis öğrenecekleri hocanın güvenilir olmasıyla yetinmediler, hocanın hocasının da güvenilir bir alim olmasını gerekli gördüler. Yahya ibni Maîn’in bir hadisi elli ayrı sened ile yani elli ayrı hocadan yazarak sağlamlığını iyice tesbit etmeden başkalarına rivayet et-meyeceğini söylemesi (Zehebî, Siyerü a’lami’n-nübela, XI, 84), anlatmaya çalıştığımız titizliğin şahane örneğidir. Hadis rivayetini meslek edinen muhaddisler titizliği ve onların hadis uyduranlara karşı mücadelesi uzun bir bahistir (Bilgi için bk. M. Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, “Muhaddislerin hadis uydurunlara karşı mücadelesi”, s. 129-138).

Hadisler bize, işte böylesine uyanık, dikkatli, kılı kırk yararcasına titiz ve ömrünü hadise adamış üstün şahsiyetler tarafından binbir ihtimam ile korunarak getirilmiş ve sapasağlam emanet edilmiştir.

Dinin Kur’an’dan sonra ikinci esası olan sünnetin, bize, böylesine bir himmet ve gayretle geldiğini görmek istemeyen bazı mirasyediler, Yunus Emre’nin bazı şiirlerinin dine ters düştüğünü ileri sürerek, onları aklınca ayıklamaya kalkan Molla Kasım gibi ellerine satırı alıyorlar, “bu aklıma uymadığı için asılsızdır”, “bu ilme aykırı düştüğü için uydurmadır” diyerek hadisleri biçmeye doğramaya kalkıyorlar.

Peygamber ve Hoparlör

Hadislerin bize sağlam bir şekilde gelmediğini iddia edenlerin hemencecik söylemedikleri önemli bir maksatları var. Aslında hadislere karşı güveni sarsmak için ileri sürdükleri bütün bu iddialar, müslümanları o maksada götürebilmek için bir hazırlık mahiyetindedir. Demek istedikleri şudur:

Kur’an’ı anlamak için hadislere ihtiyacımız yoktur.

Bu korkunç iddiaya hazırlık olarak da, Hz. Peygamber’in görevinin Kur’an’ı tebliğ etmekten ibaret olduğunu söylüyorlar.

Bunlara karşı çıkan müslümanlar:

– Hz. Peygamber’in görevi hoparlör olmaktan mı ibaret? diye sorunca, daha baskın çıkmaya çalışarak:

– Allah’ın hoparlörü olmayı basit mi görüyorsunuz! diye cevap veriyorlar.

Meseleye insafla bakmak lazım:

Allah Teala sevgili Peygamber’ini “Alemlere rahmet olarak gönderdiğini” ve onu “en üstün ahlak ile yarattığını” söylüyor. Böylesine mükemmel yaratılan ve üstün vasıflarla donatılan bir peygamberin, Kur’an’ı tebliğ etmenin ötesinde bir görevi daha olmalı değil mi? ilahî vahyin aydınlattığı nurlu kalbiyle ve mükemmel aklıyla Allah’ın kelamım bize açıklamalı ve onu yaşayarak tefsir etmeli değil mi?

Zaten Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Peygamber’e hitaben “Sana bu Kur’an’ı, kendilerine indirileni insanlara açıklaman için indirdik” buyuruluyor (Nahl sûresi (16), 44). Demekki Allah Teala Peygamberine Kur’an’ı açıklama görevini vermiş oluyor. Zaten “Kur’an’ı açıklamak bize aittir” (Kıyamet süresi (75) 19.) ayeti kerimesi üzerinde dikkatle düşünüldüğü zaman, bu açıklamanın hadislerden ibaret olduğu kendiliğinden anlaşılır. “Size kitab’ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik” (Bakara süresi (2), 151) ayeti de aynı gerçeğe işaret etmektedir. Ayetteki “hikmet” kelimesinin, alimlerimiz tarafından “sünnet” olarak anlaşılması da bunu göstermektedir.

Şimdi kendimize şunu soralım

Hz. Peygamber ashab-ı kirama ayetleri açıklayarak bu görevini yerine getirmiş midir?

Hiç şüphesiz evet. Şayet getirdiği ayetleri açıklamasaydı, görevini yapmamış olurdu.

Bu cevap bir başka soruyu gerekli kılıyor:

– Kur’an-ı Kerîm kıyamete kadar gelecek bütün insanlara hitap ediyorsa, Hz. Peygamber’in bu açıklamalarının bütün insanlara ulaşması gerekmez mi?

– Şüphesiz gerekir. Zira Kur’an sadece ashab-ı kiram için nazil olmamıştır. Resülullah Efendimiz’in Kur’an hakkındaki açıklamalarını bütün ümmetin bilmesi, diğer bir ifadeyle onun bu konudaki hadislerinin daha sonraki nesillere sağlam bir şekilde ulaşması bir zarurettir.

İşte bunun içindir ki, Allah Teala, Kur’an’ın bir tefsiri olan hadisleri korumuş, onları daha sonraki nesillere sapa sağlam ulaştıracak olan muhaddisleri yaratmış, bu seçkin insanlara mükemmel birer hafıza lütfetmiş, onlara hadisleri din olarak görmeyi ve bu dini daha sonra gelenlere aynen aktarmayı ilham etmiştir. Onlar da görevlerini mükemmel bir şekilde yaparak, yollarına çıkan nice engellere rağmen, Resülullah mirası olan hadislerin daha sonraki devirlere aynen aktarılmasını sağlamışlardır.

Hadis diye uydurulmuş sözlerden yakınan bazıları, tebe-i tabiîn neslinin ileri gelenlerinden büyük muhaddis, zahid ve fakih Abdullah ibni Mübarek’e

– Bu mevzu hadisler ne olacak? diye sormuşlardı.

Kendisiyle iftihar ettiğimiz bu büyük Türk alimi, hadis diye uydurulmuş sözlerin hakkından gelecek büyük mütehassıslar bulunduğunu söyledikten sonra şu meşhur ayet-i kerîmeyi okudu:

– “İnna nahnü nezzelne’z-zikre ve inna lehü le-hafizün: Kur’an’ı elbette biz indirdik ve onu elbette yine biz koruyacağız” [Hicr süresi (15), 9).

Bu açıklamasıyla, birçok alim gibi Abdullah îbni Mübarek de “zikr'”in bir manasının hadis ve sünnet demek olduğunu, onu Resülullah’ ın gönlüne Allah Teala’nın ilham ettiğini ve sonunda onu yine Cenab-ı Hakk’ın koruyacağını belirtmiş oluyor.

Hadislerin Kur’an-ı Kerîm’in tefsiri olduğuna dair yukarıda zikrettiğimiz ayetlerle, Abdullah ibni Mübarek’in okuduğu bu ayet-i kerîmeyi bir arada düşündüğümüz zaman ortaya şu gerçek çıkıyor: Hadis-i şerifler Allah Teala’nın himayesine mazhar olmuş ve bu sayede günümüze kadar sapa sağlam gelmiştir. Bizim samimi inancımız budur.