Allah’ı Tanı!

Yaşar Kandemir hocamızın 1998 Eylül ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 151 Sayfa: 024)

Peygamberler Sultanı Efendimiz’in öğütleri ilâhî vahyin esintilerini taşıdığı için insanı diriltir; hayattan ümit kestiği anda ona can simidi olur; şaşırıp bocaladığı yerde çıkmazlardan kurtarır. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bize diriltici nefes getiren öğütlerinden biri şudur:

“Bolluk içindeyken Allah’ı tanı ki, O da darlığa düşünce seni tanısın” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 307).

Allah’ı tanımak ne demektir? Bu mümkün müdür? Bu konu açıklanması gereken önemli bir konu olmakla beraber Resûlullah Efendimiz bize kısaca şunu söylemektedir: Sen, halin vaktin yerindeyken Allah’a kendini sevdirmeye, O’nun sevgisini kazanmaya bak! Böyle yaparsan, sıkıntıya düştüğün, çaresiz kaldığın anda Allah da seni hatırlar ve imdadına yetişir.

Şimdi de soruyu şöyle soralım: Biz kendimizi Allah’a nasıl sevdirebiliriz? O’nun sevgisini nasıl kazanabiliriz?

Efendimiz’in işaret buyurduğu “bolluk içinde olduğumuz zamanlar”, elimizde maddî imkânımızın bulunduğu, sağlığımızın yerinde olduğu vakitlerdir. Böyle rahat ve huzur içindeyken Allah’tan daha çok korkmak, emirlerine ve yasaklarına uymak, O’na saygıda kusur etmemek gerekir. Elinde parası pulu varken fakiri, yoksulu gözeten; sağlığı yerindeyken ibadetlerini kusursuz yapmaya çalışan kimse kendini Allah’a tanıtmış ve sevdirmiş olur. Şüphesiz Allah bizi herkesten daha iyi bilir. O bizi topraktan var ederken de, annelerimizin rahminde saklarken de bizi ve bizimle ilgili her şeyi biliyordu [Necm sûresi (53), 32]. Hâlen de bilmektedir. Bize şah damarımızdan daha yakın olduğu için nefsimizin, iç-benliğimizin bize ne fısıldadığını da bilmektedir [Kaf sûresi (50), 16]. Ama Resûlullah Efendimiz bize daha özel bir tanıtma ve tanışmayı tavsiye buyurmakta, insanın elindekini Allah için vermesini, kulluğunda kusur etmemesini, sonra da ?Rabbim! Ben beni seviyorum, ne olur sen de beni sev’ demesini ve bu suretle kendini Allah’a tanıtmasını istemektedir.

Kulun Allah’a böylesine yaklaşması özel bir sevgiye ve muhabbete tâlip olmasıdır. Farz ibadetlerle yetinmeyip nâfile ibadetle kendini Allah’a tanıtması ve O’nun sevgisini kazanmasıdır. Kul Allah’ın sevgisini kazanırsa ne olur? Peygamber-i Zîşân Efendimiz’in anlattığına göre o zaman Allah Teâlâ: “Kulum benden bir şey isterse ona muhakkak veririm; bana sığınırsa onu koruyup gözetirim” diyerek kuluna iltifat eder. Böylesine bir iltifata nâil olmak kul için pek büyük bir lutuf pek yüce bir tanıma ve tanışmadır.

Bu Meydanın Yiğitleri

Allah’ı tanıma işi hem son derece ilgi çekici hem de oldukça hassas ve nâzik bir meseledir. Her hassas ve nâzik meseleyi o sâhanın mütehassıslarından öğrenmek gerekir. Her meydanın bir yiğidi olduğu gibi bu meydanın da yiğitleri vardır. Bu konuyu da onlardan öğrenmek gerekir. Bu meydanın yiğitleri, İslâm’ı hakkıyla yaşayan büyük âlim ve zâhidlerdir. Şimdi onlardan bazılarının Allah’ı tanıma konusundaki hallerine ve tavırlarına bakalım.

Hicrî ikinci, miladî sekizinci yüzyıl büyük velilerin ve zâhidlerin yetiştiği mübarek bir zaman dilimidir. Bu âlim ve fâzıl şahsiyetlerden biri, aynı zamanda güvenilir bir hadis râvisi olan Fudayl İbni İyâz’dır. Allah korkusundan dolayı ağlamasıyla ünlü, bu sebeple de çok ağlayanlar anlamında bekkâîn diye bilinen sûfîlerin önde gelenlerinden biridir. Yine o mübarek devirde yaşayan âbide, zâhide, Allah sevgisi ve korkusundan dolayı Fudayl gibi çok ağlamasıyla ünlü Şa?vâne hatun bir gün sohbet ediyorlardı. Fudayl ona:

– Bana dua et, dedi. Şa’vâne:

– Fudayl! Allah ile aranda, dua ettiğin zaman duanı kabul edeceği bir yakınlık yok mu ki benden dua istiyorsun, deyince Fudayl hıçkırıklara gömülerek kendinden geçti (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve, IV, 56). Demekki kul ile Allah arasında öyle bir yakınlık ve dostluk kurulması gerekiyor ki, kul dua ettiği zaman Allah onun duasını reddetmeyip kabul buyursun, onun dua ve niyâzına değer versin. İşte bunun için de kulun Allah’ı tanıması gerekiyor. Kulun Allah’ı tanıması O’nu yâr bilip gönülden sevmesi, her yerde O’nu hissetmesi, O’na karşı üstün bir hayâ içinde olması demektir.

Ebû Süleymân ed-Dârânî de ilk büyük zâhidlerden biriydi. Kulun Allah’ı tanıması için havf ve recâ hallerinin yani kulun Allah’tan korkmakla beraber O’nun rahmetini ve affını ümit etme halinin bir arada bulunması gerektiğini söylerdi. Kur’an ve Sünnet’e uymayan hiçbir hal ve davranışa değer vermezdi. Bu büyük veli bir adamın konuşmasını duydu. Adam bütün bir gece sabaha kadar kadınlar hakkında sohbet ettiğini söylüyordu. Dârânî ona şunları söyledi: “Yazık sana! Bütün bir gece senin kendisinden başkasını anıp durduğunu gören Allah’tan utanmıyor musun? Ama sen tanımadığın birinden nasıl utanacaksın!” dedi. Demekki Allah’tan utanmak için de O’nu tanımak gerekirdi.

Allah’ı tanıma konusunda bize ışık tutacak İslâm büyüklerinden biri de Ahmed İbni Âsım el-Antâkî’dir. Hicrî üçüncü asırda yaşayan bu velîye göre Allah’ı tanımakla O’ndan hayâ etmek arasında yakın bir ilgi vardır. Buna göre insan Allah’ı tanıyınca O’ndan hayâ eder. O’na karşı büyük bir edeb içinde bulunur. Kulluğunda kusur etmez. İbadete büyük değer veren, Allah’a ibadet etmemeyi O’na isyan sayan Antâkî “Mevlâmı tanımadan ölmek istemiyorum” derdi.

Sıkıntıya Düşmeden

Gücümüz, kuvvetimiz yerindeyken, sağlık ve âfiyet içindeyken ibadetlerimizi mükemmel şekilde yapmalı, dua ve niyazlarımıza devam etmeli, hayır ve hasenâttan geri durmamalıyız. Rahat ve huzur içindeyken Allah’ı unutup da sıkıntıya düşünce O’nu hatırlamak bir kul için ne büyük ayıp ne büyük gaflet!

Allah Teâlâ bize Yûnus aleyhisselâm’ın önemli bir özelliğinden bahseder, onun en derin bunalım zamanlarında bile Allah’ı hatırlayıp anan ve tövbe eden bir kul olduğunu söyler ve onu kıyamete kadar balığın karnında kalmaktan kurtaran şeyin Allah’ı hatırlaması ve tövbesi olduğunu bildirir [Sâffât sûresi 37/143-144; Enbiyâ sûresi 21/87]. Demekki Hz. Yûnus hadisimizde belirtildiği şekilde ?Bolluk içindeyken Allah’ı tanıdı, Allah da onu darlığa düştüğünde hatırlayıp tanıdı.’ Burada Firavun’u da hatırlayalım. O hayatı boyunca haksızlık yaptı. İlâh olmadığını bile bile ilâhlık tasladı ve Allah’ı hiç hatırlamadı. Ama Kur’ân-ı Kerîm’in haber verdiğine göre tam boğulmak üzereyken Allah’a inandığını, O’na yürekten bağlandığını söyledi. Ama bu imanı ona hiçbir fayda sağlamadı [Yûnus sûresi (10) 90]. Sıkıntıya düşmeden Allah’ı hatırlamayan, başına bir dert gelince Allah’a yönelip O’na inandığını söyleyen, temiz kalpli, iyi niyetli olduğunu ileri süren kimselerin eline hiçbir şey geçmeyeceğini bütün insanlara öğretmiş oldu.

Adamın biri Ebü’d-Derdâ hazretlerine:

– Bana bir öğüt ver, demişti. Bu büyük sahâbî ona hadisimizin muhtevasını şu sözlerle ifade etti:

– “Rahat ve bolluk içindeyken Allah’ı an ki, O da sıkıntıya düştüğün zaman seni ansın!”

Demekki kul Rabbini hiç unutmayacak. Onu gönülden çıkarmayacak. Her fırsatta O’na yönelerek “Rabbim! Rabbim!” diye yalvaracak.

Selmân-ı Fârisî hazretlerinden nakledilmekle beraber içinde Nebevî bir râyiha taşıyan bir söz vardır: Kul rahat ve huzur içindeyken Allah’a çok dua eden biriyse, başına bir sıkıntı gelip de Allah’a yalvardığı zaman, melekler birbirlerine ?Bu tanıdık bir ses, ona yardım edin’ derler. Şayet kul huzur içinde olduğu zaman çok dua etmeyen biriyse, başına bir sıkıntı gelip de yalvarmaya başlayınca, melekler birbirlerine: Bu tanıdık olmayan bir ses derler ve onun duasına kulak asmazlar.

Sıkıntıya, belâya, derde düşmeden önce elimizden geldiği ölçüde hayır, iyilik yapmalıyız. Rabbimizi, O biricik sahibimizi tanıdığımızı tavır ve davranışlarımızla göstermeliyiz. Nerede ve ne zaman karşımıza çıkacağını bilemediğimiz ölüm sıkıntısını kolayca atlatmaya yarayacak bir güvenceye sahip olmalıyız.

Hicrî ikinci yüzyılın şöhretli hadis hâfızı, kırât âlimi ve zâhidi Ebû Bekir İbni Ayyâş’ın ölmek üzereyken etrafında ağlayanları ?Ağlamayın! Ben evimin şu köşesinde on üç bin hatim yaptım’ diye teselli etmesi gibi keşke biz de bir şeylere güvenebilsek. Babam ölüyor diye ağlamaya başlayan çocuğunu, ?Ağlama oğlum! Senin baban hayatında dinin günah saydığı hiçbir şey yapmadı’ diye teselli eden İslâm büyüğü gibi tertemiz bir amel defterine sahip olabilsek.

Önümüzde meçhuller var. Kabrin karanlığı, kıyametin dehşeti var. İstirahat etmek için çekildiği yatağında bile kendini rehâvete bırakmayıp “Allahım! Kullarını yeniden dirilttiğin gün beni azâbından koru!” (Tirmizî, Daavât 18) diye dua eden Resûlullah Efendimiz’in de mutlaka bir bildiği var. Ümitsizliğe kapılmamak lâzım. Hamdolsun bizim de dünyada Rabbini tanıyan, her yerde O’nu yâdeden, her işini Allah rızâsı için yapan kullarını sıkıntıya düştüklerinde yalnız ve yardımsız bırakmayan şefkatli bir Mevlâ’mız var. O’nun yüce lutfundan, tükenmeyen kereminden bizi ?Rabbimiz Allah’tır deyip dosdoğru yolda yürüyen’ kullarından eylemesini, öleceğimiz sırada meleklerini gönderip: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin!” diye müjdeler vermesini niyâz edelim.

Âmîn, yâ Muîn!