Allah Ona Büyük Değer Verdi

Yaşar Kandemir hocamızın 2006 Mart ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 241 Sayfa: 028)

Güneşi balçıkla sıvamak olacak iş mi?

Dolunayı “Püf!” diye söndüren bir yiğit görülmüş mü?

Allah’ın sevdiğini gözden düşürmek

insanoğlunun haddine düşmüş mü?

Şimdi işe en başından başlayalım.

Kâinâtın Rabbi’nin,

Resûlüne nasıl değer verdiğini görelim:

Allah Teâlâ bütün Peygamberlerden şöyle söz aldı:

“İleride bir Peygamberim gelecek.

O, size vereceğim kitapları tasdik edecek.

Siz de ona inanacaksınız,

Ve kendisine yardım edeceksiniz.

Bu konuda bana söz veriyor musunuz?”

Bütün peygamberler:

“Evet, Sana söz veriyoruz” dediler.

Buna göre her peygamber;

Ümmetine Peygamber Efendimizi anlatacaktı.

Onun yaşayacağı zamana yetişirlerse,

Kendisine iman etmelerini tavsiye edecekti.

Bunun üzerine Cenâb-ı Mevlâ şöyle buyurdu:

“Ey Peygamberlerim! Öyleyse şahit olun;

Ben de sizinle beraber bu sözün şahidiyim.”

(Âl-i İmrân 3/81).

Sözün özü: Allah’ın Habibi,

Kıyamete kadar gelecek bütün insanların,

ve bütün insanlığın peygamberiydi.

(Buhârî, Teyemmüm 1, Salât 56; Müslim, Mesâcid 3).

Sen aralarındayken

Fakat Mekkeli kâfirler,

Kopkoyu bir inkârın içinde yüzüyordu.

Peygamber Efendimizin gösterdiği mucizeler,

Onlara bir şey söylemiyordu.

Kalpleri kararmış bu zavallılar,

Gördükleri mucizeye “büyü” diyordu.

Onlar Kur’ân-ı Kerîm’e inanmadıkları gibi,

Hem Allah’a hem Peygamber’e kafa tutuyordu:

Daha da kötüsü “Ey Allah” diyorlardı.

“Eğer Kur’an Senin katından gelen hak kitap ise,

üzerimize gökten taş yağdır,

bize acı bir azap ver” (Enfâl 8/32).

Allah’ım bunlar ne câhilce ne küstahça sözlerdi.

Aklı başında olan biri bunları nasıl söylerdi?

Allah Teâlâ istese, hepsi o anda cehennemi boylardı.

Ama aralarında Allah’ın Sevgilisi vardı.

Sevgilinin olduğu yere ateş değil, gül yağardı.

Nitekim Kâinâtın Rabbi, Habibine şöyle seslendi:

“Ey Resûlüm!

Sen aralarında olduğun sürece,

Allah onları cezalandırmayacaktır” (Enfâl 8/33).

Halbuki daha önceki devirlerde,

Peygamberlerine inanmayan kâfirler:

“Doğru söylüyorsan bize Allah’ın azabını getir”

Dediklerinde, çeşitli çeşit azap ile yok olmuşlardı.

Gelecek senin ve ümmetinindir

Allah Teâlâ, Peygamber Efendimize,

Peygamber olduğu andan itibaren

Nasıl bir gelecek hazırladığını bildirdi.

Bütün düşmanlarını yeneceğini,

İslâmiyet’i her yere yayacağını söyledi.

Öte yandan Sevgili Peygamberimiz,

Allah’tan en çok korkan insan olduğu için,

Cenâb-ı Mevlâ onun bazı endişelerini de giderdi:

Geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı.

Hiçbir şeyden dolayı onu hesaba çekmeyeceğini

Kendisine müjdeledi.

Hele Fetih sûresinin ilk âyetleri,

Resûlullah Efendimizi çok sevindirdi:

Buna göre Allah Teâlâ, onun kibirli düşmanlarını

Kendisine boyun eğdirecekti.

Çok sevdiği ve çok değer verdiği,

Bir gece istemeye istemeye terk ettiği Mekke’yi

Düşmanlarının elinden alıp ona verecekti.

Şânını yüceltecek, adını dünyaya duyuracaktı.

Onu cennete götüren dosdoğru yola iletecekti.

Ümmetinin imanına iman katmak için,

Onların gönüllerine huzur ve sükûnet indirecekti.

Mü’minlere âhirette hesapsız nimetler verecekti.

Kısacası onları çok sevindirecekti.

Suçlarını bağışlayacak, günahlarını örtecekti.

Allahım bunlar ne güzel müjdelerdi!..

Nimetini tamamlamak

Fetih sûresindeki bir âyette, Allah Teâlâ ona:

Üzerindeki nimetini tamamlayacağını söyledi.

Bunun anlamı özetle şuydu:

Her şeyden önce Kâinâtın Rabbi ona “Habîbim” dedi.

Onu bütün insanlığa peygamber gönderdi.

Onun önemini göstermek için,

Kur’ân-ı Kerîm’de hayatına yemin etti.

O, peygamber olunca,

Diğer peygamberlerin şeriatını ortadan kaldırdı.

Onu Mi’raç’a çıkardı.

En yüksek makama, “Kabe kavseyn”e yükseltti.

Kıyamet gününde ona şefaat yetkisi verdi.

Ve böylece Habibini:

“insanoğlunun Efendisi” mertebesine erdirdi.

Adını kendi adıyla birlikte andı:

Nerede “lâ ilâhe illallah” dense,

Ardından “Muhammeden Resûlullah” demeyi şart koştu.

Peygamberinin râzı olduğu şeyden O da râzı oldu.

İşte böylece onun üzerindeki nimetini tamamladı.

Sevgili uğrunda

Seven, sevdiği için her şeyi yapar.

Onun uğrunda yorulur, didinir, koşar.

Rahatının bozulmasını önemsemez;

Keyfinin kaçtığını düşünmez.

Peygamber Efendimiz de,

Yüce Rabbine şükrünü sunmaya çalışırdı.

Bazı günler saatlerce namaz kılardı.

Uzun süre kıyâmda durmaktan dolayı yorulurdu da,

Vücudunun ağırlığını kâh bir ayağına,

Kâh öteki ayağına vererek dinlenmeye çalışırdı.

İşte o zaman Merhametli Rabbi,

Onun böylesine sıkıntı çekmesini,

Kendini perişan etmesini

Arzu etmediğini şöyle dile getirirdi:

“Biz Kur’ân’ı sana,

Güçlük çekmen için indirmedik.

Onu Allah’tan korkan kimse için

bir öğüt olarak indirdik” (Tâhâ 20/2-3).

Yeter ki Sen Üzülme!

“Bu kâfirler,

Allah’ın emirlerini neden kabul etmiyordu?

Ayan beyan gerçeklere neden inanmıyordu?”

Peygamber Efendimiz işte böyle düşünüyor,

Mekkelilerin iman etmemesine çok üzülüyordu.

Allah Teâlâ ise,

Habîbi’nin böyle şeylere üzülmesini istemiyordu.

Ona hep şöyle diyordu:

“Sana emredileni açıkça ortaya koy!

Allah’a şirk koşanlara aldırma!

Elbette biz seninle alay edenlerin

Hakkından geliriz…

Onların söylediği laflar yüzünden

Göğsünün daraldığını elbette biliyoruz.

Sen bunlara canını sıkma!” (Hicr 15/94-97)”

Bitmeyen tuzaklar

Fakat İslâm düşmanları,

Resûlullah’a diş biliyordu.

Hepsi onu ortadan kaldırmak,

Ve İslâmiyet’i yok etmek istiyordu.

Kâfirlerin kurduğu tuzakları nasıl bozduğunu

Cenâb-ı Hak Resûlüne şöyle haber veriyordu:

“Habibim!

O kâfirler seni zindana atmak istiyordu;

Seni öldürmeyi tasarlıyordu;

Yurdundan çıkarmak için sana tuzak kuruyordu.

Onlar sana tuzak kurdukça,

Allah onların tuzağını başlarına geçiriyordu.

Çünkü Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır”

(Enfâl 8/30).

 

Ve Resûlüne şu müjdeyi veriyordu:

“Allah seni insanlardan koruyacaktır”

(Mâide 5/67).

Sözün özü şu:

Allah’ın Resûlüne hayatı boyunca tuzak kurdular.

Onu yok etmek için uğraşıp durdular.

Arkasında Allah’ın olduğunu ve ona:

“Ey Resûlüm! Sabret!

Sen Bizim gözetimimiz altındasın” (Tûr 52/48)

Buyurduğunu bilmedikleri için,

Onu yok edemiyoruz diye âdeta kudurdular.

Yıllar geçti, devirler değişti;

Fakat Allah’a kafa tutanların kafası değişmedi.

Öte yandan Resûlünü hayatı boyunca koruyan Mevlâ

Onu ümmetine, canından da çok sevdirdi.

Ümmet-i Muhammed’in gönlündeki bu sevdâ

büyüdü, boy attı, yeşerdi ve kemâle erdi…