Aldatmak Aldanmaktır

Yaşar Kandemir hocamızın 2005 Temmuz ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 233 Sayfa: 028)

Dürüst bir Müslüman olmak…Yalandan, dolandan, insanları kandırıp aldatmaktan uzak bir hayat tarzını benimsemek… Bizden istenen işte bu…

Yüce Rabbimiz ve Sevgili Efendimiz, iyi bir Müslüman olalım diye bize güzel huyları bir bir öğretmiş, kötü huyları tanıtmış, onlardan uzak durmayı öğütlemiştir.

Müslümana yakışmayan çirkin huylardan biri, verdiği sözde, yaptığı sözleşmede durmamak suretiyle insanları aldatmak, onlara vefâsızlık etmektir. Biriyle sözleşirken “vallâhi, billâhi” diye yemin eden, fakat daha sonra sözünden cayan kimseler, kıyamet gününde yüzlerine Allah Teâlâ’nın bakmayacağı bahtsızlardır (Buhârî, Büyû‘ 106).

İşte bu sebeple aldatmak Müslümanın asla yapmayacağı bir iştir.

Müslüman kimseyi aldatamaz

İnsanın yanındaki melek ona hep güzel davranışları telkin ederken, şeytan kötülükleri daha bir câzip göstermeyi başarır. Kulağı şeytan sözünü dinlemeye alışık olanlar, yaptıkları bilinçli yanlışı etraflarındakilere mâsum göstermeye çalışırlar. İşte size bunun tipik bir misâli:

Bir gün Peygamber Efendimiz evinin ihtiyaçlarını almak üzere Medine pazarına çıkmıştı. Bir buğday yığını gördü. Buğdaylar pek de güzel görünüyordu. Buğday yığınına yaklaştı, fiyatını sorup öğrendi. İşte o sırada bir vahiy geldi ve Efendimizden elini buğdayın içine daldırması istendi. Tuhaf şey! Dışarıdan kupkuru görünen buğdayın içi ıslaktı. Bu işte bir hile olduğu ortadaydı. Allah’ın Resûlü satıcıya:

“Niçin buğdayın dışı kuru da içi ıslak?” diye sordu.

Kendini savunmaya çalışan adam:

“Biraz önce yağmur yağmıştı da, o zaman ıslanmış olacak” dedi.

Peygamber Efendimiz bu bahâneyi doğru bulmadı:

“Mâdem öyle, herkesin görmesi için ıslak buğdayları üst tarafa koyman gerekmez miydi? buyurdu. Adam bu soruya cevap veremedi. Peygamber Efendimiz ona şu ölümsüz kuralı bildirdi:

“Bizi aldatan, bizden değildir.” (Müslim, Îmân 164; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 242).”

Kanaatsizlik hastalığına müptelâ bazı tâcirler, müşteriyi kaçırmamak için, sattığı malı pahalı aldığını söyleyerek onu aldatmaya çalışır. Belki de tâcire göre bu yalan mâsum bir yalandır. Zavallı öyle zannededursun, Resûlullah Efendimizin buyurduğuna göre bu tür bir aldatma yüzünden, kıyamet gününde Allah Teâlâ o yalancı tâcirin yüzüne bile bakmayacaktır (Müslim, Îmân 171, 173).

Bak sana ne vereceğim!

Aldatılan kimse bir çocuk, hatta insanın kendi çocuğu bile olsa bu böyledir. Bir Müslüman kendi çocuğunu bile aldatmayacak, onun bu ahlâksızlığı öğrenmesine fırsat vermeyecektir.

Birgün Peygamber Efendimiz bir hanımın çocuğuna seslendiğini duydu:

“Gel! Bak sana ne vereceğim!” diyordu. O hanıma sordu:

“Çocuk yanına gelince ne vereceksin?”

“Hurma vereceğim.”

Allah’ın sevgili elçisi o hanıma şunu söyledi:

“Eğer çocuğa bir şey vermeseydin, bu söz defterine bir yalan olarak yazılacaktı.” (Ebû Dâvûd, Edeb 79; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 447).

Mâsum bir aldatma deyip geçebileceğimiz böylesi bir davranış bile amel defterimize yalan olarak yazıldığına göre, kesinlikle kimseyi aldatmamalıyız. Hiç kimsenin bizim hakkımızda “iyi kimsedir, ama beyaz yalanlar söyler” demesine bile fırsat vermemeliyiz.

Kâfiri bile aldatamaz

Bir Müslüman, başka dinden olanları bile aldatmaz. Onları aldatmanın ağır vebâlini yüklenmez. Bunun içindir ki, Peygamber Efendimiz savaşa gönderdiği yiğitlere öğütler verirken bu konuya da temas eder, “Verdiğiniz söze aykırı davranmayın, kimseyi aldatmayın!” diye tembih ederdi (Müslim, Cihâd 3).

Başka bir dine mensup olanların bile aldatılamayacağını gösteren şöyle bir olay bilmekteyiz:

Muâviye bin Ebû Süfyân, halifeliği sırasında Bizanslılarla bir sulh anlaşması yapmıştı. Anlaşma süresinin bitmesine birkaç ay kala bu durumdan faydalanmayı düşündü. Ve ordusuyla birlikte Bizans’a doğru yola çıktı. Yaptığı ince hesaba göre, Bizans ülkesine yakın bir yerde bir müddet bekleyecek, anlaşma süresi biter bitmez onlara saldıracaktı.

Ordu Bizans’a doğru yol alırken, ashâb-ı kirâmdan Amr ibni Abese onlara yetişti ve “Sözünde durmak var, dönmek yok” diye bağırdı. Halife onu yanına çağırdı ve ne demek istediğini sordu. Amr ibni Abese ona Peygamber Efendimizin şu hadisini haber verdi:

“Bir kimse bir kavimle antlaşma yapmışsa, süresi bitene veya antlaşmayı bozduğunu onlara bildirene kadar antlaşmayı ne bozsun ne de onu yenilesin!”

Resûl-i Ekrem’in bu hadisini daha önce duymamış olan halife, ordusuyla birlikte derhal geri döndü (Ebû Dâvûd, Cihâd 152; Tirmizî, Siyer 27).

Aldatmak çirkin bir iştir. Aldatılanın Müslüman veya kâfir olması fark etmez. Başka dine mensup olanları aldatmakta sakınca görmeyenler, İslâmiyet’i bilmeyen câhillerdir.

Birilerini kandırmak suretiyle kazanılan para da, o parayla alınan yiyecek de haramdır. Hz. Ebû Bekir’in bu konudaki tavrı son derece ibretlidir. Hz. Âişe annemiz anlatıyor:

Babam Hz. Ebû Bekir’in bir kölesi vardı. Bu köle kazancının belli bir kısmını babama verir, o da bu parayla satın alınan şeyleri yerdi.

Yine bir gün bu köle kazandığı bir şeyi getirdi, babam da onu yemeğe başladı. Köle babama:

“Yediğin şeyin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Babam:

“Söyle bakalım, neymiş?” dedi.

Köle şunları söyledi:

“Câhiliye devrindeydi. Falcılıktan anlamadığım halde birinin falına bakarak adamı aldatmıştım. Bugün o adamla karşılaştık. Vaktiyle ödemediği borcunu çıkarıp verdi. Ben de o parayla bu yediğin şeyleri satın aldım.”

Babam bu sözleri duyunca, yediklerinin helâl olmadığını anladı; parmağını ağzına sokarak istifrâ etti (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensar 26).

Allah’ı ve Peygamber’i aldatmak

Aldatmanın çeşitli şekilleri vardır. Onun en çirkini Allah’ı ve Resûlullah’ı aldatmaya kalkmaktır. İslâmiyet’i dünyanın dört bir tarafına yaymayı ve bütün insanları dinsizlik batağından kurtarmayı çok isteyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu iyi niyeti sebebiyle zaman zaman kâfirler tarafından aldatılmış ve bazı acı olaylar yaşamıştır. Bi’rimaûne fâciası Allah’ı ve Resûlullah’ı aldatmanın tipik bir misâlidir:

Hicretin dördüncü yılıydı. Bazı Arap kabileleri Peygamber Efendimiz’e gelerek:

“Biz Müslüman olacağız. Bize Kur’an’ı ve Sünnet’i öğretecek hocalar gönderseniz” demişlerdi. Allah’ın elçisi onlara istedikleri özelliklere sahip tam yetmiş kişiyi göndermiş, fakat Resûlullah Efendimizi aldatan kâfirler, o seçkin yetmiş kurrâ’yı Bi’rimaûne mevkiinde pusuya düşürüp şehit etmişlerdi. Bu fâcia Peygamber Efendimizi son derece üzmüştü. Allah’a ve onun Resûlüne isyân eden bu âdî sahtekârlara tam kırk sabah beddua etmişti (Buhârî, Cihâd 9, Meğâzî 28; Müslim, Mesâcid 297, İmâre 147).

Bu ümmetin yüz akı üç nesil vardır. Birincisi Peygamber Efendimiz’i gören ashâb-ı kirâm nesli, ikincisi ashâb’ı gören tâbiîn nesli, üçüncüsü de tâbiîn’i gören tebe-i tâbiîn nesli. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu üç neslin “en hayırlı nesiller” olduğunu belirtir, onlardan sonra hâinlik yapan ve kendilerine güvenilmeyen nesillerin ortaya çıkacağını söylerdi (Müslim, Fezâilu’s-sahâbe 214). Öyle de oldu. O kutlu devirlerden uzaklaştıkça ve İslâm ahlâkını unuttukça insanları aldatma ve kandırma fiilleri daha da çoğaldı. O kutlu devirlerden çok uzaklarda kalmış olan bizi yeniden aslımıza döndürecek olan güzel dinimize bütün gücümüzle sarılmaktan başka da çâremiz kalmadı. Allah yârimiz ve yardımcımız olsun (Âmin).