Akrabayı Gözetmek

Yaşar Kandemir hocamızın 2005 Aralık ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 238 Sayfa: 028)

Yüce Rabbimizin ve sevgili Peygamberimizin bize emrettiği her şey önemlidir ve iyi bir insan olabilmek için vazgeçilmezdir. Bir Müslüman, İslâmiyet’in öne çıkardığı bir değeri geri plana ittikçe hayat damarlarından birini tıkamış olur. Allah’a giden yolda önüne yeni engeller çıkarmış olur. İyi bir Müslüman olabilmek ve öyle kalabilmek için güzel dinimizin emrettiği değerleri korumak şarttır.

Akrabayı gözetmek, onlarla ilgiyi devam ettirmek en önemli değerlerimizden biridir.

Kur’an’ın emri

Cenâb-ı Mevlâ Kitâb-ı Kerîm’inde;

iyi Müslüman olmak için öncelikle:

“Allah’tan başkasına kulluk etmemeyi”,

ve hemen ardından da:

“anne, babaya ve akrabaya iyilik etmeyi” emreder (Bakara 2/83; Nisâ 4/36).

Bunu başka bir ifadeyle, ama yine Rabbimizin diliyle söyleyecek olursak,

Müslüman;

Allah’a karşı gelmeyecek,

Ve akrabalık bağlarını kesmeyecektir (Nisâ 4/1).

Görüldüğü üzere Allah Teâlâ,

iman esaslarından hemen sonra,

akrabaya seve seve yardım etmeyi buyurur (Bakara 2/177).

Seve seve yardım etmek ne demektir?

Bunu Sevgili Efendimizin ifadesiyle söyleyecek olursak:

“sağlığı yerindeyken,

mala sahip olma hırsı varken,

fakirlik korkusu taşırken

ve zengin olmayı düşlerken” yardım etmektir. (Buhârî, Zekât 11; Müslim, Zekât 92).

Şunu asla unutmayalım ki, Kâinâtın Rabbi, iyilik ve yardımın öncelik sırasını belirlerken

ilk olarak anne ve babadan söz etti,

ardından akrabayı zikretti (Bakara 2/215).

Akraba ile ilgiyi kesmemenin kazancı

En büyük emelimiz, kim ne derse desin, burada bir daha tekrarlayalım:

Cennet-i âlâ’ya girmek,

orada Kâinâtın Rabbi’nin eşsiz cemâlini görmek,

Kâinâtın Efendisi’nin ay yüzünü seyretmektir.

Bunlar bir mü’min için en büyük bahtiyarlıktır.

Bu saadete ermenin de elbette bir bedeli vardır.

Şu olay bizi bu sonuca götürmektedir:

Bir sahâbî, Fahr-i kâinât Efendimizin huzuruna geldi ve cennete girmek için ne yapması gerektiğini sordu. Allah’ın sevgili elçisi ona:

Bunun için öncelikle:

Allah’a ibadet edip ona şirk koşmamak (Allah’tan başka bir tanrı kabul etmemek),

namaz kılıp zekât vermek,

ve akrabayı koruyup gözetmek gerektiğini söyledi (Buhârî, Edeb 10; Müslim, Îmân 14).

Bu hadiste belirtildiği üzere akrabayı koruyup gözetmek, onlarla ilgiyi kesmemek cennete girmeye vesile olduğu gibi,

Yine Efendimizin ifade buyurduğu gibi, akraba ile ilgiyi kesmek de cennete girmemek için yeterli bir sebeptir (Buhârî, Edeb 11; Müslim, Birr 18, 19).

Akrabasını gözetmenin, onlara iyilik etmenin başka faydaları da vardır:

Ömrün uzaması,

ve rızkın bollaşması bu faydalardan ikisidir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 229).

Akrabayı memnun etmenin kazancı

Ticaretin kârlısı olduğu gibi, hayrın da kârlısı vardır. Müslüman sevap avcısı olduğu için daha hayırlıyı arayıp bulmak durumundadır. İki Cihan Güneşi Efendimizin daha kârlı ibadeti Meymûne annemize nasıl öğrettiğine bir bakalım. Birgün Hz. Meymûne Resûl-i Ekrem Efendimize, câriyesini âzâd ettiğini haber verdi.

Allah’ın elçisi sevgili eşine, köle azat etmekle büyük sevap kazandığını, fakat bundan daha çok sevap kazanma şansını kaçırdığını söyledi ve sözünü şöyle tamamladı: “Eğer onu akrabana verseydin, daha çok sevap kazanırdın” buyurdu (Buhârî, Hibe 15; Müslim, Zekât 44).

Bize göre bir insanı hürriyetine kavuşturmak, onu bir başkasına hediye etmekten daha sevaptır. Bize aklımız böyle söyler. Evet, vahiyden habersiz akıl böyle düşünür. Akla dinin önünde yer veren, diğer bir ifadeyle aklı vahiyden üstün tutan kimse, aklını işte böyle çamura düşürür. Bu olay da bize gösteriyor ki, akıl doğruyu bulmak için vahye muhtaçtır.

Akrabayı koruyup gözetmenin çok değerli bir ibadet olduğuna dair bir misâl daha görelim:

Bir gün Peygamber Efendimiz hanımlara bir konuşma yapmış, onları sadaka vermeye teşvik etmişti. Efendimizi dinleyen hanımlardan bir kısmı elinden iş gelen, becerikli kadınlardı. Kocaları yeterli gelire sahip olmadığı için kazançlarıyla hem evlerinin ihtiyacını sağlıyor hem de yetim akraba çocuklarını gözetiyorlardı. Acaba yakınlarına yaptıkları bu harcamalar, Hz. Peygamber’in verilmesini istediği sadaka yerine geçiyor muydu? Yoksa “sadaka vermek” için akraba olmayan fakirleri mi bulmak gerekliydi?

Bazı hanımlar bunu öğrenmek için Resûlullah Efendimizin evine gittiler.

Peygamber Efendimiz onlara, yakınlarının ihtiyaçlarını karşıladıkları için bir değil iki sevap kazandıklarını müjdeledi:

“Biri yakınlarını kollayıp gözetme sevabı,

diğeri de sadaka verme sevabıdır” buyurdu (Buhârî, Zekât 48; Müslim, Zekât 45).

Burada, yeri gelmişken, yıllar önce bir sohbetimizde anlattığımız Ebû Talha el-Ensârî’nin Beyruhâ adlı bahçesinin hikâyesini bir daha hatırlayalım (Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed, s. 107). Allah yolunda malını harcamaya teşvik eden âyet-i kerîme inince Ebû Talha hazretleri Peygamber Efendimizin huzuruna gelmiş, Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki çok değerli hurmalığını Resûl-i Ekrem’in emrine verdiğini, onu Allah yolunda istediği gibi harcayabileceğini söylemişti.

Fahr-i kâinât Efendimiz bu fedakâr sahâbîsinin daha çok sevap kazanması için ona bu bahçeyi akrabalarına vermesini tavsiye etti; o da emredileni yaptı (Buhârî, Zekât 44; Müslim, Zekât 42, 43).

Akrabasıyla küs durmak

Siz de görmüş, duymuşsunuzdur: Adı Ahmet, Mehmet veya Ayşe, Fatma olduğu halde akrabasıyla görüşüp konuşmayan, hatta birbirinin izine kurşun atan kardeşler vardır. Ya annesiyle, babasıyla ilgiyi kesenlere ne demeli? İnsan, “Böyle bir şey nasıl olabilir?” diye sormadan edemiyor. Ama maalesef bu bir gerçek. Yakın akrabasına küs olanlara sorsanız onlar haklı, ötekiler haksızdır. Zaten “Ayranım ekşi” diyen görülmemiştir. Halbuki bu hali İslâm Ahlâkı ile bağdaştırmak kesinlikle mümkün değildir.

Bizim güzel dinimiz, bir Müslümanın, Müslüman olmayan akrabasıyla bile ilgiyi kesmesine izin vermemiştir.

İslâmiyet’in ilk yıllarında Resûl-i Ekrem’in bazı akrabaları onun Peygamber olduğuna inanmamıştı. Bu durum daha sonraları da devam etmişti. İşte o zaman Allah’ın sevgili elçisi:

Müslüman olmayan akrabasıyla aralarında bir dostluk bulunmadığını ifade etmiş,

kendisinin asıl dostlarının Allah Teâlâ ile mü’minler olduğunu belirtmiş,

hemen ardından da, aralarında akrabalık bağı bulunan kimselerle ilgisini kesmeyeceğini söylemiştir (Buhârî, Edeb 14; Müslim, Îmân 366).

Akrabalık bağı işte böylesine önemlidir.

Tekrar edelim: Bir Müslüman başka dinden olan akrabasıyla dost olmayacaktır, ama gayr-i müslimdir diye onlarla ilişkisini de kesmeyecektir.

Hz. Ömer’in bu konudaki davranışı ne kadar ibretlidir. Bir defasında İki Cihan Güneşi Efendimize ipek elbiseler gelmiş, o da bunlardan birini Hz. Ömer’e vermişti. Bir Müslümanın ipekli kumaştan yapılmış elbiseyi giyemeyeceğini bilen Hz. Ömer, onu Mekke’de bulunan ve henüz İslâmiyet’i kabul etmemiş olan kardeşine göndermişti (Buhârî, Edeb 9).

Demekki o sert mizaçlı Hz. Ömer, Müslüman değildir diye kardeşiyle irtibatını kesmemiş, onu memnun edeceğini bildiği bir hediyeyi kendisine verilmek üzere Mekke’ye göndermişti.

Hiçbir Müslüman, bazı tutum ve davranışlarını beğenmediği için akrabasıyla ilgisini kesemez; çünkü böyle bir yetkisi yoktur. Müslümanın vazifesi; güler yüzü, tatlı sözü ve yumuşak davranışıyla kendi değerlerinden kopmuş olan akrabasını yanına çekmeye çalışmaktır. ¸üce Rabbimizin ve sevgili Peygamberimizin bize emrettiği her şey önemlidir ve iyi bir insan olabilmek için vazgeçilmezdir. Bir Müslüman, İslâmiyet’in öne çıkardığı bir değeri geri plana ittikçe hayat damarlarından birini tıkamış olur. Allah’a giden yolda önüne yeni engeller çıkarmış olur. İyi bir Müslüman olabilmek ve öyle kalabilmek için güzel dinimizin emrettiği değerleri korumak şarttır.

Akrabayı gözetmek, onlarla ilgiyi devam ettirmek en önemli değerlerimizden biridir.

Kur’an’ın emri

Cenâb-ı Mevlâ Kitâb-ı Kerîm’inde;

iyi Müslüman olmak için öncelikle:

“Allah’tan başkasına kulluk etmemeyi”,

ve hemen ardından da:

“anne, babaya ve akrabaya iyilik etmeyi” emreder (Bakara 2/83; Nisâ 4/36).

Bunu başka bir ifadeyle, ama yine Rabbimizin diliyle söyleyecek olursak,

Müslüman;

Allah’a karşı gelmeyecek,

Ve akrabalık bağlarını kesmeyecektir (Nisâ 4/1).

Görüldüğü üzere Allah Teâlâ,

iman esaslarından hemen sonra,

akrabaya seve seve yardım etmeyi buyurur (Bakara 2/177).

Seve seve yardım etmek ne demektir?

Bunu Sevgili Efendimizin ifadesiyle söyleyecek olursak:

“sağlığı yerindeyken,

mala sahip olma hırsı varken,

fakirlik korkusu taşırken

ve zengin olmayı düşlerken” yardım etmektir. (Buhârî, Zekât 11; Müslim, Zekât 92).

Şunu asla unutmayalım ki, Kâinâtın Rabbi, iyilik ve yardımın öncelik sırasını belirlerken

ilk olarak anne ve babadan söz etti,

ardından akrabayı zikretti (Bakara 2/215).

Akraba ile ilgiyi kesmemenin kazancı

En büyük emelimiz, kim ne derse desin, burada bir daha tekrarlayalım:

Cennet-i âlâ’ya girmek,

orada Kâinâtın Rabbi’nin eşsiz cemâlini görmek,

Kâinâtın Efendisi’nin ay yüzünü seyretmektir.

Bunlar bir mü’min için en büyük bahtiyarlıktır.

Bu saadete ermenin de elbette bir bedeli vardır.

Şu olay bizi bu sonuca götürmektedir:

Bir sahâbî, Fahr-i kâinât Efendimizin huzuruna geldi ve cennete girmek için ne yapması gerektiğini sordu. Allah’ın sevgili elçisi ona:

Bunun için öncelikle:

Allah’a ibadet edip ona şirk koşmamak (Allah’tan başka bir tanrı kabul etmemek),

namaz kılıp zekât vermek,

ve akrabayı koruyup gözetmek gerektiğini söyledi (Buhârî, Edeb 10; Müslim, Îmân 14).

Bu hadiste belirtildiği üzere akrabayı koruyup gözetmek, onlarla ilgiyi kesmemek cennete girmeye vesile olduğu gibi,

Yine Efendimizin ifade buyurduğu gibi, akraba ile ilgiyi kesmek de cennete girmemek için yeterli bir sebeptir (Buhârî, Edeb 11; Müslim, Birr 18, 19).

Akrabasını gözetmenin, onlara iyilik etmenin başka faydaları da vardır:

Ömrün uzaması,

ve rızkın bollaşması bu faydalardan ikisidir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 229).

Akrabayı memnun etmenin kazancı

Ticaretin kârlısı olduğu gibi, hayrın da kârlısı vardır. Müslüman sevap avcısı olduğu için daha hayırlıyı arayıp bulmak durumundadır. İki Cihan Güneşi Efendimizin daha kârlı ibadeti Meymûne annemize nasıl öğrettiğine bir bakalım. Birgün Hz. Meymûne Resûl-i Ekrem Efendimize, câriyesini âzâd ettiğini haber verdi.

Allah’ın elçisi sevgili eşine, köle azat etmekle büyük sevap kazandığını, fakat bundan daha çok sevap kazanma şansını kaçırdığını söyledi ve sözünü şöyle tamamladı: “Eğer onu akrabana verseydin, daha çok sevap kazanırdın” buyurdu (Buhârî, Hibe 15; Müslim, Zekât 44).

Bize göre bir insanı hürriyetine kavuşturmak, onu bir başkasına hediye etmekten daha sevaptır. Bize aklımız böyle söyler. Evet, vahiyden habersiz akıl böyle düşünür. Akla dinin önünde yer veren, diğer bir ifadeyle aklı vahiyden üstün tutan kimse, aklını işte böyle çamura düşürür. Bu olay da bize gösteriyor ki, akıl doğruyu bulmak için vahye muhtaçtır.

Akrabayı koruyup gözetmenin çok değerli bir ibadet olduğuna dair bir misâl daha görelim:

Bir gün Peygamber Efendimiz hanımlara bir konuşma yapmış, onları sadaka vermeye teşvik etmişti. Efendimizi dinleyen hanımlardan bir kısmı elinden iş gelen, becerikli kadınlardı. Kocaları yeterli gelire sahip olmadığı için kazançlarıyla hem evlerinin ihtiyacını sağlıyor hem de yetim akraba çocuklarını gözetiyorlardı. Acaba yakınlarına yaptıkları bu harcamalar, Hz. Peygamber’in verilmesini istediği sadaka yerine geçiyor muydu? Yoksa “sadaka vermek” için akraba olmayan fakirleri mi bulmak gerekliydi?

Bazı hanımlar bunu öğrenmek için Resûlullah Efendimizin evine gittiler.

Peygamber Efendimiz onlara, yakınlarının ihtiyaçlarını karşıladıkları için bir değil iki sevap kazandıklarını müjdeledi:

“Biri yakınlarını kollayıp gözetme sevabı,

diğeri de sadaka verme sevabıdır” buyurdu (Buhârî, Zekât 48; Müslim, Zekât 45).

Burada, yeri gelmişken, yıllar önce bir sohbetimizde anlattığımız Ebû Talha el-Ensârî’nin Beyruhâ adlı bahçesinin hikâyesini bir daha hatırlayalım (Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed, s. 107). Allah yolunda malını harcamaya teşvik eden âyet-i kerîme inince Ebû Talha hazretleri Peygamber Efendimizin huzuruna gelmiş, Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki çok değerli hurmalığını Resûl-i Ekrem’in emrine verdiğini, onu Allah yolunda istediği gibi harcayabileceğini söylemişti.

Fahr-i kâinât Efendimiz bu fedakâr sahâbîsinin daha çok sevap kazanması için ona bu bahçeyi akrabalarına vermesini tavsiye etti; o da emredileni yaptı (Buhârî, Zekât 44; Müslim, Zekât 42, 43).

Akrabasıyla küs durmak

Siz de görmüş, duymuşsunuzdur: Adı Ahmet, Mehmet veya Ayşe, Fatma olduğu halde akrabasıyla görüşüp konuşmayan, hatta birbirinin izine kurşun atan kardeşler vardır. Ya annesiyle, babasıyla ilgiyi kesenlere ne demeli? İnsan, “Böyle bir şey nasıl olabilir?” diye sormadan edemiyor. Ama maalesef bu bir gerçek. Yakın akrabasına küs olanlara sorsanız onlar haklı, ötekiler haksızdır. Zaten “Ayranım ekşi” diyen görülmemiştir. Halbuki bu hali İslâm Ahlâkı ile bağdaştırmak kesinlikle mümkün değildir.

Bizim güzel dinimiz, bir Müslümanın, Müslüman olmayan akrabasıyla bile ilgiyi kesmesine izin vermemiştir.

İslâmiyet’in ilk yıllarında Resûl-i Ekrem’in bazı akrabaları onun Peygamber olduğuna inanmamıştı. Bu durum daha sonraları da devam etmişti. İşte o zaman Allah’ın sevgili elçisi:

Müslüman olmayan akrabasıyla aralarında bir dostluk bulunmadığını ifade etmiş,

kendisinin asıl dostlarının Allah Teâlâ ile mü’minler olduğunu belirtmiş,

hemen ardından da, aralarında akrabalık bağı bulunan kimselerle ilgisini kesmeyeceğini söylemiştir (Buhârî, Edeb 14; Müslim, Îmân 366).

Akrabalık bağı işte böylesine önemlidir.

Tekrar edelim: Bir Müslüman başka dinden olan akrabasıyla dost olmayacaktır, ama gayr-i müslimdir diye onlarla ilişkisini de kesmeyecektir.

Hz. Ömer’in bu konudaki davranışı ne kadar ibretlidir. Bir defasında İki Cihan Güneşi Efendimize ipek elbiseler gelmiş, o da bunlardan birini Hz. Ömer’e vermişti. Bir Müslümanın ipekli kumaştan yapılmış elbiseyi giyemeyeceğini bilen Hz. Ömer, onu Mekke’de bulunan ve henüz İslâmiyet’i kabul etmemiş olan kardeşine göndermişti (Buhârî, Edeb 9).

Demekki o sert mizaçlı Hz. Ömer, Müslüman değildir diye kardeşiyle irtibatını kesmemiş, onu memnun edeceğini bildiği bir hediyeyi kendisine verilmek üzere Mekke’ye göndermişti.

Hiçbir Müslüman, bazı tutum ve davranışlarını beğenmediği için akrabasıyla ilgisini kesemez; çünkü böyle bir yetkisi yoktur. Müslümanın vazifesi; güler yüzü, tatlı sözü ve yumuşak davranışıyla kendi değerlerinden kopmuş olan akrabasını yanına çekmeye çalışmaktır.