Ahlak Hocası

Yaşar Kandemir hocamızın 1996 Nisan ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 122 Sayfa: 024)

Alemlerin Rabbi, Resûl-i Ekrem’ini, rahmetini temsil etmek üzere kainata göndermek istemiş, onun gönlüne ilham ettiği manevi ilimler sayesinde en güzel davranışları, en güzel huyları kazanmanın usûllerini, kendini mükemmel surette terbiye etmenin yollarını öğretmiştir. Cihanın henüz İslam nuruyla aydınlanmadığı Cahiliye devrinde, müstakbel Resûlü’nün körpecik gönlüne Cahiliye yaşayışını sevimsiz gösterdiği için Resûl-i Kibriya, çağdaşlarının yaşadığı ahlakî seviyesizliğe hiçbir zaman iltifat etmemiştir. Gönlünü aydınlatan manevi ilimler sayesinde iyiyi kötüden ayırmasını bilmiş, aynı zamanda Mevla’sının kontrolü ve yönlendirmesi sebebiyle yanlışa düşmemiştir. Her iyi, doğru ve güzel onun en tabii vasfı olduktan, böylece ahlakî mükemmelliğe ulaştıktan sonra Allah Teala onu bütün kullarına en mükemmel ahlaka sahip “örnek şahsiyet” olarak göstermiş, kendisine de “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin” demesini tavsiye etmiştir.

Ahlak, ucu bucağı bulunmayan bir güzellikler okyanusudur. Bu sebeple Allah Teala Resûl-i Ekrem’ini hayatının her safhasında en güzele doğru yönlendirmiş, şu sade ve özlü ahlakî talimatı ile halkla ilişkilerin en önemli prensiplerini ortaya koymuştur:

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve kendini bilmezlere aldırma! “ [A’raf süresi (7), 199]

Bu son derece açık buyruğuyla Allah Teala, Resûl-i Muhterem’ine, ‘insanların kusurlarına bakma, onları hoş gör, onlara zorluk çıkarma’ demiştir. İnsanlara ahlakı öğretmek için gönderildiğini söyleyen Allah Resulü de bu ve benzeri ayetleri yüzlerce defa uygulayarak insanlığın ahlak hocası olmuştur.

Devamlılık esası

Cenab-ı Hak tarafından eğitilen bir insan şüphesiz hem aklî yetenekler hem de kalbî duyarlılıklar bakımından en üstün seviyede olacaktır. Buna bir de vahiy yoluyla gerçeğin bilgisine ulaşma imkanı eklenince, böyle seçkin bir kimse, Kainatın Rabbi’ni kuşkusuz en iyi şekilde bilecektir. Allah’ı en iyi bilen de O’na en büyük saygıyı besleyecektir. Ayet-i kerîme bu gerçeği şöyle ifade etmektedir.

“Kulları içinde ancak alimler, Allah’tan gereğince korkarlar.” (Fatır (35) 28)

İnsanların en alimi olan Resûlullah Efendimiz bu gerçeği muhtelif hadislerinde dile getirmiş ve“Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım” buyurmuştur. (Buharî, İman 13, Nikah 1; Müslim, Sıyam 74)

Bir vakitler bazı sahabîler Allah Resûlü’nün nafile ibadetlerini azımsamışlar, onun günahsızlığından bahisle kendilerinin daha çok ibadet etmesi gerektiğini düşünmüşlerdi. İşte o zaman Resûlullah Efendimiz bu sahabîlere Allah’tan en çok kendisinin korktuğunu, ona en fazla kendisinin saygı beslediğini söylemiş, aşırı ibadeti doğru bulmayarak ibadette orta yolu tavsiye etmiş, fazla ibadete kalkışanların bir müddet sonra usanıp ibadeti büsbütün ihmal edebileceklerini hatırlatmıştı. Zira Allah’ın Resulü, yapılan bir ibadetin, bir hayrın, bir iyiliğin bir müddet sonra bırakılmasını doğru bulmazdı. Az da olsa ibadetleri devamlı yapmayı tavsiye ederdi. Başlanan bir hayrın ve iyiliğin sürekli yapılmasını isterdi. “Allah katında iyi işlerin en makbulü, devamlı olanıdır”buyururdu. Kendisi de hayatı boyunca hep böyle davrandı.

Bir davranışa ahlak diyebilmek için onun insanda değişmez bir huy haline gelmesi gerekir. Elma ağaçlarının meyveye durduğu mevsimde bir elma ağacı meyve vermiyorsa, o artık elma ağacı olma özelliğini yitirmiştir. Bir kardeşinin yardıma muhtaç olduğunu bildiği halde onu başından savmanın hesabını yapan varlıklı bir kimseyi hayırsever, cömert gibi vasıflarla anmak elbette mümkün değildir.

Yardıma muhtaç olan biri Peygamber Efendimiz’den bir şey isteyince, Şefkat Yağmuru Efendimiz ona mutlaka yardım ederdi. Kendinde yoksa, hali vakti iyi olan ashabını o kimseye yardıma teşvik ederdi. Bu da mümkün olmazsa, o kimse adına kendisi borçlanır veya ona ilk fırsatta yardım edeceğine dair söz verirdi. Zira onun sahip olduğu ilahi ahlak, isteyeni geri çevirmeyi doğru bulmazdı. Muhtaca yardım etmek, Efendimiz’de işte böylesine tabiat halini almıştı.

Zaten biz Resûlullah Efendimiz’in tabiat haline gelen adetlerine onun sünneti diyoruz. Sünnet onun hayatı boyunca uyguladığı, mecbur kalmadıkça bırakmadığı davranışlarıdır. Mesela Efendimiz ashab-ı kiramdan Cerîr ibni Abdullah’ı her gördüğünde tebessüm buyururdu. Cerîr ibni Abdullah, Rahmet Çağlayanı Efendimiz’in bu adetinin hiç değişmediğini söylemektedir.

İnsanın Değeri

Yaratılmışların en şereflisi, en asili, en güzeli olan Efendimiz, insanların en iyi huylusu, en geçimlisiydi. İnsana büyük değer verirdi. Yolda biriyle karşılaştığı zaman ilk defa o selam verir, ashabının tutmaya can attığı mübarek elini uzatarak musafaha eder ve karşısındakine dua ederdi. Tokalaştığı kimse elini çekmedikçe o çekmezdi. Aksi halde muhatabının gücenebileceğini hesab ederdi.

Medineli bazı cariyeler Rahmet Sağanağı Efendimiz’e gelirler, sahipleri tarafından kendilerine fazla iş verildiğini, bu işleri yapamadıklarını söyleyerek yardım isterler, Peygamberler Sultanı da bu zavallılara yardım etmekten geri durmazdı. Kanadı kırıkların sığınağı Efendimiz’in o eşsiz şefkatinden emin olan bir cariye kendisinden yardım isterken, bir rivayete göre ise aklî rahatsızlığı bulunan bir kadın ona bir şey sorarken mübarek elini tutardı. Kainatın Efendisi yabancı kadınlara dokunmadığı halde, o gül kokulu elini bu zavallı kadının elinden kurtarmayı düşünmezdi. Zira o devirde bir cariyenin veya bir kölenin asil bir insanın elinden tutacak kadar laubali davranması olacak şey değildi. Bir efendinin elini tutmak şöyle dursun, bir kölenin onunla aynı yerde oturmasına imkan yoktu. Kureyş ileri gelenlerinin Resûl-i Muhterem Efendimiz’e, biz seninle konuşmak istiyoruz, ama yanına geldiğimizde şu yoksul kimseler dışarı çıksınlar, dediklerini biliyoruz. Burnu Kaf dağındaki o kendini beğenmişlerin fakirlerle bir arada bulunmaya tahammül edemedikleri bir devirde, bir köle veya cariyenin Peygamber aleyhisselam’ın yanına gelip elini tutabilmesi büyük bir müsamaha eseriydi. O Rahmet Peygamberi’nin, elini çektiği takdirde bir cariyenin gücenebileceğini düşünmesi ise, şüphesiz büyük bir incelikti.

Cihanın Efendisi birgün Hazreclilerin lideri Sa’d ibni Ubade’yi ziyarete gitmişti. Zira Akabe bey’atlerinden itibaren İslam’a gönül veren ve Resûlullah’ın Medine’yi şereflendirmesinden sonra hem ona hem diğer müslümanlara hizmet etmekten şeref duyan Sa’d ibni Ubade’yi pek takdir ederdi. Sohbet ve ikram fasıllarından sonra Resûl-i Muhterem Efendimiz evine dönmek isteyince, Sa’d sırtını kadifeyle örttükleri bir merkep hazırlattı;

ileride cömertliği ve dehasıyla tanınacak olan oğlu Kays’e de Peygamber-i Zîşan’a refakat etmesini söyledi. Evden ayrıldıktan sonra Resül-i Muhterem Efendimiz yanında yürüyen Kays’e dönerek:

– Gel, yanıma bin, dedi. Çünkü kendisi binitliyken bir başkasının yürümesini arzu etmez, bunu tevazua aykırı bulurdu. Kays ise Peygamber’in terkisine binmeyi ona saygısızlık kabul ederek bu teklifi kabul etmedi. Bu durumdan rahatsız olan Efendimiz, şayet binmeyecekse geri dönmesini söyledi. Başka çare bulunmadığım gören Kays, geri dönmeyi tercih etti.

Buna benzer bir olay da Kur’an kıraatinde üstad ve güzel sesiyle ünlü Ukbe İbni Amir ile yaptıkları bir yolculukta geçmişti. Rahmet Güneşi Efendimiz yanında yaya giden Ukbe’ye deveye binmesini teklif etmiş, fakat o da tıpkı Kays gibi, Resûlullah’a olan derin hürmeti sebebiyle bunu bir nevi saygısızlık kabul ederek binmek istememiş, işte o zaman Allah’ın Resulü deveden inerek bineğini yol arkadaşına terketmişti.

Kainatın Gözbebeği Efendimiz, Allah’ın sevgilisi olduğunu, alemlere rahmet diye yaratıldığını bildiği halde kendini diğer insanlardan üstün tutmazdı. O, cihanın bir benzerini daha görmediği rahmet ve şefkat yağmuruydu.

Allah şefaatine nail eylesin. (Amin).