Ahiret Hazırlığı

Yaşar Kandemir hocamızın 2000 Eylül ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 175 Sayfa: 024)

Dünya bir yarış yeridir. Dünyaya gelen her insan, ister istemez bu yarışa ağlayarak katılır ve kendi kulvarında koşmaya başlar. Onu bu yarışa sokan ulu kudret, yarışı kazanmasını ister. Göğüs kafesine yerleştirdiği bir kronometre ile nefeslerini tık, tık, tık diye geriye doğru sayar ve ona sürenin gittikçe azaldığını duyurur. Yarışçıların kimi bir müddet sonra tıkanır, kimi uzun süre dolanır.

Bu yarışın çıkış noktası belli, varış çizgisi bellidir. Başarının sırrı, bu iki noktayı hep göz önünde bulundurmak ve yarıştığını unutmamaktadır. Spor yarışında da, ticarî yarışta da, hayır yarışında da kural budur. Nefsiyle yarışanlar bu kuralı iyi bilmek zorundadır. Ölümü varış çizgisi zannedenler aldanırlar. Kabir, bu uzun yolculuğun ilk konak yeridir. Orada, şayet rahat bırakırlarsa, yarışçılar nefeslerini biraz toparlayacak, sonra daha uzun ve daha çetin bir yolculuğa çıkacak. Mahşer denilen hesap yerine varanlar, tepeye dikilen güneşin altında, saatlerce değil, yıllarca ayakta bekleyecek. Hesap kitap bitse bile iş bitmeyecek. Sırat denilen o zor geçitten geçilecek. Geçemeyenler için korkunç bir çile başlayacak. Sevgili ölümün, o güzelim çehresiyle bir daha tebessüm etmesini bekleyenler boşuna bekleyecek. Çünkü orada felâketler birbirini izleyecek.

Âhiret Postacıları

İşte bu yolun ve yolcunun kısa hikâyesi? Çoğumuzun okumaya fırsat bulamadığı o büyük Kitâb ve onu bize getiren sevgili Rehberimiz olayı böyle özetliyor. Eğer kendimizi bir yolcu gibi görüyorsak, yürümemize engel olan fazlalıkları sırtımızda boşuna taşımamalı, adına fakir denilen âhiret postacılarıyla son menzile göndermeliyiz.

Bizden önce bu yoldan geçen, bize hayatı, ölümü ve ölüm sonrasını anlatan Büyük Rehberimiz Efendimiz, üzerinde yattığı hasır mübarek yüzünde izler bırakınca, “Efendim, bir yatak serelim; onun üzerinde yatın!” diyen arkadaşlarına, bir ağaç altında azıcık nefeslenip yola çıkacak bir yolcunun böyle bir konfora ihtiyacı olmadığını hatırlatmış ve teklifi gereksiz bulmuştu. Ona göre yolcu hafif olmalıydı, önündeki uzun yolu dikkate alarak lüzumsuz ağırlıkları yüklenmemeliydi. Kendisi de öyle yapardı. Eline geçen altını, gümüşü -ağırlık yapmasın diye- hemen dağıtırdı. Birgün namaz kılarken evde biraz altın kaldığını hatırladı, selâm verir vermez, herkesin dikkatini çeken bir telâşla eve gitti, o altını fakirlere dağıttı.

Önünde sarp dağlar bulunan bir yolcunun hafif olması gerektiğini çok iyi bilen sevgili Rehberimiz az yer, bazan ekmeğini sirkeye banar, “Sirke ne güzel katık; sirke ne güzel katık” derdi (Müslim, Eşribe 167-169). Nâfile oruç tutmaktan derin haz duyardı. Eline geçeni dağıttığı için evinde zaten fazla bir ağırlık bulunmaz, bazan mutfağında aylarca tencere kaynamazdı. Fakire verecek iki hurma bulamadığı zamanlar olurdu.

Sahâbîleri de onun gibi yaşamaya gayret ederlerdi. Bu yolculuğun hem ilk konak yerinde hem de asıl evlerinde lâzım olur diye çok sevdikleri ve büyük değer verdikleri mallarını acele postayla gönderirlerdi.

Birkaç Örnek

Medine’de en fazla hurmalığı bulunan Ebû Talha el-Ensârî idi. En çok sevdiği hurma bahçesi de, Mescid-i nebevî’nin tam karşısındaki “Beyruhâ” idi. Onu dünyalara değişmezdi. Zira Peygamber Efendimiz zaman zaman bu bahçeyi şereflendirir, oradaki tatlı sudan içerdi. “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça en iyiye eremezsiniz” âyeti inince Ebû Talha doğruca Peygamberaleyhisselâm‘ın yanına gitti ve en değerli hurma bahçesini Allah rızâsı için sadaka ettiğini, onuâhiret azığı yaptığını söyledi; Beyruhâ’yı istediği gibi kullanabileceğini belirtti. Resûl-i Ekrem Ebû Talha’yı “Âferin sana! Kârlı mal dediğin işte budur!” diye takdir ve tebrik ettikten sonra bahçeyi akrabalarına vermesini söyledi. O da başüstüne diyerek o kocaman bahçeyi akrabası ve amca oğulları arasında taksim etti (Buhârî, Zekât 44; Müslim, Zekât 42, 43). Kendilerine bu bahçeyi paylaştırdığı akrabasından sadece birinin, ileriki yıllarda hissesini yirmi bin koyun alacak bir para karşılığında sattığını söylersek, Ebû Talha’nın âhiret evine yaptığı harcamanın değerini daha iyi anlayabiliriz.

Bizim “Falan yerdeki arsalar değerleniyormuş, birkaç parsel de biz alalım” diye hemen oraya yatırım yaptığımız gibi, ashâb-i kirâm efendilerimiz de nerede daha çok sevap varsa yatırımı oraya yaparlardı. Hz. Ömer‘in de “Semğ” adlı bir hurma bahçesi vardı. Hayır ve iyilik yarışında herkesi geride bırakmaya çalıştığını bildiğimiz bu büyük insan Resûl-i Ekrem’in huzuruna gelerek:

– Yâ Resûlallah! Bana göre en iyi hurmalık benim hurmalığımdır. Temiz kazancımla aldığım bu bahçeyi vakfetmek istiyorum, dedi. Peygamber-i Zîşân Efendimiz de:

– Bu hurmalığın aslını vakfet! Artık o satılmaz, başkasına hibe edilmez, kimseye miras kalmaz. Onun mahsûlü muhtaçlara verilir, buyurdu. Hz. Ömer Resûl-i Ekrem’in buyurduğunu hemen uyguladı. Bahçeden çıkan mahsûl Allah yolunda cihada giden yiğitlere, esirlikten kurtulmak isteyen kölelere, fakirlere, misafirlere, yolculara ve Hz. Ömer’in yakın akrabasına verilirdi (Buhârî, Vesâyâ 22).

Yaz gelip de türlü türlü meyvalar ve sebzeler tezgâhlarda boy gösterince hanımlar kış hazırlığına başlarlar. Kimi bunlardan konserve yapar, kimi derin dondurucuda saklar. Sebze ve meyvaların pek bulunmadığı kış mevsiminde kendilerine, aile fertlerine ve misafirlerine ikrâmda bulunmak isterler.

Allah’a şükür hepimiz âhirete inanıyoruz. Bunda en küçük şüphemiz yok. Şüphe etsek, zaten müslüman olmayız. İnsanın oraya sadece ateşini değil, azığını da buradan götürdüğünü biliyoruz. Yazın ve kışın yiyeceklerimizin hesabını yapıyoruz da, ucu bucağı bulunmayan sonsuz bir âleme belki bugün, belki yarın hareket edeceğimizi bile bile elimiz kolumuz bağlı nasıl durabiliyoruz?

İzlerince gitmeyi en büyük şeref bildiğimiz ashâb-i kirâmdan Ebü’d-Dahdâh (veya İbnü’d-Dahdâh) el-Ensârî hazretlerinin bu konudaki örnek davranışı da pek ibretlidir. Medine’deki münafıklardan birinin (bazı rivayetlere göre Ebû Lübâbe’nin) bir hurma bahçesi vardı. Bahçenin bitişiğindeki evde birkaç yetim yaşardı. Olgunlaşan hurmalar yetimlerin bahçesine düşünce gider onları toplar, zavallı yavrucaklara bir tane bile vermezdi. Durumu öğrenen Resûl-i Ekrem’in ona, yere düşen hurmaları yetimlere bırak, karşılığında sana cennette bir hurma ağacı var, demesine kulak asmazdı. Buna çok üzülen Ebü’d-Dahdâh istediği parayı vererek adamın bahçesini satın aldı. Sonra da Peygamber aleyhisselâm‘ın yanına giderek “Ben o cennetteki ağaç karşılığında bu bahçeyi yetimlere hibe ediyorum” dedi. Ebü’d-Dahdâh’ı ebedî yolculuğuna uğurlarken Resûl-i Ekrem, cennette, meyvaları sarkan nice hurma ağacının Ebü’d-Dahdâh’ı beklediğini haber verdi (Müslim, Cenâiz 89; Nevevî, Sahîh-i Müslim bi-şerhi’n-Nevevî, VII, 33; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 251-252).

Kitaplarımızda Ebü’d-Dahdâh ilgili başka rivayetler de vardır. Bilindiği üzere Bakara sûresinin 245. âyeti, Allah rızası için harcanan paranın, “kat kat fazlasıyla geri ödenmek üzere Allah’a verilen bir borç” olduğunu dile getirir. İşte bu âyet nâzil olunca, Ebü’d-Dahdâh Resûl-i Ekrem’e “Allah bizden borç mu istiyor?” diye sordu. Evet cevabını alınca, “Elini uzat Yâ Resûlallah!” diyerek içinde 600 hurma ağacı bulunan bahçesini Allah’a borç verdiğini söyledi. Sonra da bahçedeki eşine “Hanım! Orayı terket! Ben bahçeyi Rabbime borç verdim” dedi (Beyhakî, Şu’abü’l-îmân, III, 249).

Dünya malı bir azıktır. Dünyada kalırsa bize yazıktır. Allah Teâlâ “Âhiret için azık hazırlayın” buyurmaktadır [Bakara sûresi 2/197]. Çok sevdikleri mallarını azık olarak âhirete postalayan Ebû Talha, Hz. Ömer ve Ebü’d-Dahdâh örnekleri önümüzdedir. Servetimizin sırtımızda yük olmasına, gemimizi batırıp bizi mahvetmesine izin vermeyelim. Gemiler gibi safra atalım; gereksiz yüklerden kurtulalım.