Ah Şu Nefis!

Yaşar Kandemir hocamızın 2005 Mart ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 229 Sayfa: 028)

En büyük derdimiz nefsimizdir. Onun oyunlarından bir türlü kurtulamıyoruz. “Bu oyunlara bir daha gelmeyeceğim” diye kendimize söz veriyoruz; ardından nefsimizin yeni bir tuzağına daha yakalanıyoruz. Ne bizim hatamız bitiyor ne onun oyunları…

Nefsin tuzaklarından kurtulmanın tek yolu Sevgili Kurtarıcımıza teslim olmaktır. Onun ardınca gitmek, adımlarını izlemek, “yap” dediğini yapmak, “kaç” dediğinden uzak durmaktır. İnsanca, Müslümanca yaşamanın yolu budur.

Bizim rehberimiz Peygamberimizdir. Onun yolunu bırakıp sırf aklın gösterdiği yolla doğruyu yanlıştan ayırabileceğini düşünmek de nefsin bir aldatmacasından ibarettir. İnsanın aklı kendine rehber edinerek nefsin binlerce tuzağından kurtulması asla mümkün değildir.

Bu sohbetimizde nefsin açlığından, açgözlülüğünden ve başımıza açtığı belâlardan söz edeceğiz.

Nefsimiz hep açtır, açgözlüdür, üstelik de cimridir. Ona kalsa, insan, kimseye muhtaç olmamak için hep mal biriktirmeli, kimseye zırnık koklatmamalıdır. Dünya hazır yiyicilerle doludur. İnsan, bin bir emekle kazandıklarını bunlara kaptırmamalıdır; hatta başkalarının elindeki maddî imkânları da kendi elinde toplamaya bakmalıdır. Başkası zengin olacağına, kendisi zengin olmalıdır.

Keyfine bak

İşte nefsimiz böyle der. Çünkü onun tek hesabı vardır: Dünyada daha iyi yaşamak. Ona göre her şey bu dünyada olup bitenden ibarettir. Dünya hayatının bir adım ötesi yoktur.

Ona göre insan yemeli, içmeli, keyfine bakmalıdır. Zevklerini tatmin etmeli, bedenini rahatlatmalıdır. Helâl, haram hesabı yapmamalıdır.

Nefsi yaratan Allah ise nefsin tutkularının “öldürücü, mahvedici” olduğunu bildirmekte, bu tutkulardan uzak durmayı tavsiye etmekte, “nefsinin tutkularından korunanların kurtulacağını” haber vermektedir (Haşir 59/9).

Öte yandan Sevgili Efendimiz bize nefsin oyununa gelmemek için öğütler verir.

Nefsin açgözlü ve cimri olduğunu, cimrilikten sakınmak gerektiğini söyler. Peygamberler Sultanı’nın belirttiğine göre açgözlülük daha önceki ümmetleri helâk etmiştir; bu duygu onları birbirlerinin haksız yere kanlarını dökmeye sevketmiş, haramları helâl saymalarına yol açmıştır (Müslim, Birr 56).

Cimrilik, açgözlülük insanı mahveden “yedi felâketten biridir” (Buhârî, Vasâyâ 23, Tıb 48, Hudûd 44; Müslim, Îmân 145).

Nefsimiz bize “Sen keyfine bak!” derken Kâinâtın Efendisi, “Dünya sıkıntılarıyla boğuşan kardeşinin yardımına koş” buyurmaktadır. Bir yoksulun sıkıntısını giderdiğimizde Allah Teâlâ’nın da kıyamet gününde bizim bir sıkıntımızı gidereceğini bildirmektedir. Darda kalana kolaylık göstermenin karşılığının, dünya ve âhirette Allah’tan kolaylık görmek olduğunu haber vermekte ve şu ölümsüz kaideyi ortaya koymaktadır:

“Mü’min, din kardeşinin yardımına koştukça, Allah da ona yardım edecektir” (Müslim, Zikir 38).

Nefsinin “Sakın elindeki imkânı başkalarına vererek çarçur etme!” tavsiyesine kulak veren kimse, bu tavsiyeyi akılcı ve yerli yerinde bir istek olarak gördüğü andan itibaren mahvolur. Kendisi üzerinde başka insanların da hakkı bulunduğunu görmez olur. Âdeta eli kolu bağlanır. Kazandıklarını kendi emeğiyle, alın teriyle ve “üstün bilgisiyle” kazandığını düşünmeye başlar. Sahip olduğu nimetleri kendisine Allah’ın verdiğini hatırına bile getirmez.

Ye yiyebildiğin kadar

Açgözlü insan, keyfince yaşamayı, tıka basa yemeği tabiî hakkı olarak görür. Çünkü o çalışmış, o kazanmıştır. İstediği kadar yemek ve içmek de onun hakkıdır.

Bir küçücük müşâhedemi sizinle paylaşmak isterim:

Bu hac mevsiminde mübarek topraklarda bazı aç gözlü insanların pek garip davranışlarına şahit oldum. Bir Müslüman olarak çok utandım. Diyanetin organizasyonuyla hacca giden bazı kimselerin kahvaltıda önlerine konan zeytinlerden otuzar, kırkar tane; baldan, tereyağdan, karper peynirinden beşer, altışar tane aldığını gördüm. Yemek kuyruğuna girdiklerinde, içmek için tercih edebilecekleri üç çeşit içecekten biriyle yetinmeyip, açgözlülükleri yüzünden hem su hem kola hem de bir başka içecek aldıklarını, fakat bunları içemediklerini, masada bırakıp gittiklerini farkettim. Acaba onları böylesine açgözlü olmaya iten sebep, “Bunların parasını ben verdim. Öyleyse istediğim kadar yiyip içebilirim” düşüncesi miydi?

“Mümin; bağırsağının bir boğumunu, inkârcı ise yedi boğumunu dolduracak kadar yeyip içer” hadisi onları sanki ilgilendirmiyordu (Buhârî, Et‘ime 12; Müslim, Eşribe 182-186).

Ölçülü yemenin bir din kaidesi olduğu, bu sebeple de “Bir kişinin yiyeceği iki kişiye, iki kişinin yiyeceği dört kişiye, dört kişinin yiyeceği ise sekiz kişiye yeteceği” esası onların gündeminde değildi (Müslim, Eşribe 179-181).

Az yemenin bir Peygamber buyruğu olduğunu bunlar hiç mi duymamıştı!

Bu durumda “Bir kulun kalbinde imanla açgözlülüğün asla bir araya gelemeyeceği” hadisini nereye koymak gerekecekti? (Nesâî, Cihâd 8).

Açgözlülük şüphesiz eski devirlerde de vardı. Ama bu duygu, belli ki Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi “kıyamet alâmetlerinden biriydi” (Buhârî, Edeb 39).

Âhirette eli boş kalmak

Burada bir nefes alarak Ebû Zer el-Gıfârî (radıye anhü’l-Bârî) hazretlerine kulak verelim:

Bir gece dışarı çıkmıştım. Baktım, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem tek başına yürüyor, yanında da hiç kimse yok. Yalnız kalmayı tercih ettiğini anladım ve ayın gölgede bıraktığı yerlerden yürüyerek onu izlemeye başladım. Allah’ın Resûlü bir ara geri dönüp baktı ve beni fark etti:

“Kim var orda?” diye sordu.

“Uğrunda öleyim Ya Resûlallah, ben Ebû Zerim!” dedim.

“Gel Ebû Zer!” buyurdu. Bir süre onunla birlikte yürüdüm. Daha sonra şöyle buyurdu:

“Allah’ın kendisine verdiği malı sağındakilere, solundakilere, önündekilere, ardındakileri bol bol verip dağıtanlar ve hayır işleyenler bir yana, malı mülkü çok olanların âhirette sevabı pek az olacaktır” (Buhârî, Rikak 13; Müslim, Zekât 33).

Böyle bir olayı bir de Ebû Hüreyre hazretleri yaşadı. Peygamber Efendimiz bu gerçeği benzeri ifadelerle ona da haber verdi. y

Önemli olan dünyada da zengin, âhirerette de zengin olabilmektir. Dünyada zengin âhirette züğürt olmak, bir insanın başına gelebilecek en büyük felâkettir.

Bir vakitler sayılı zenginlerden olan bir kardeşimiz vardı. “Hayatımın en büyük hayrını yapacağım” diye konuşup dururdu. Kendisine bazı teklifler getirilir, “Şu hayrı yapabilirsiniz” denir; ama o her teklifte bir kusur bulur, “Bunun şu tarafı noksan” derdi. Öyle bir hayır yapmalıydı ki, aynı zamanda Türkiye’yi de kalkındırmalıydı. Böylece nefsi ona en büyük oyununu oynadı. Talihsiz adam hiçbir şey yapamadı; her şeyini mirasçılara bırakarak göçtü gitti.

Âhiret zengini olabilmek için, Efendimizin buyurduğu gibi, ihtiyaç sahiplerine bol bol vermelidir. Hatta bazı yardımları aile fertlerinden bile saklamalıdır. Çünkü onlar, sizin önemsediğiniz bir yardımı yerinde bulmayabilirler, onun önemini kavramayabilirler.

Allah’ın esirgemeden verdiğini, fırsat eldeyken uygun olan yerlere harcamalı, işi yarına bırakmamalı, böylece nefsine yenik düşmemelidir.