Açmış O Güzel Yüzünde Güller

Yaşar Kandemir hocamızın 1991 Ağustos ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 066, Sayfa: 020)

Bu sohbetimizi Peygamber efendimizin mübarek yüzüyle aydınlatmak istiyoruz. Öncelikle şunu belirtelim:

Yüz, varlıkların şahsiyetini temsil ettiği için onların en değerli organıdır. Bu sebepledir ki, Resul-i Ekrem efendimiz yüze saygı gösterilmesini, ona hiç bir şekilde vurulmamasını, hatta hayvanların yüzlerinin dağlanmamasını emretmiştir.

İnsan çehresi böyle değerli olduğu için Cenab-ı Mevla yüzlerin en güzelini kendi sevgilisine, Kainatın efendisine vermiştir.

Çehrelerin en güzeli olan onun mübarek yüzüyle çiçeklerin en güzeli olan gülü edebiyatımızda birbirinden ayırmak mümkün değildir. Zira şair ve ediplerimiz çok güzel bir teşbihle, gülün, Resul-i Ekrem efendimizin yüzünün terinden meydana geldiğini düşünmüşlerdir. Buna Yozgatlı şair Muhammed Said Fennî’den bir misal verebiliriz. Fennî Peygamber efendimize hitap ederek der ki:

Ey peygamberler şahı, sen öyle yüce bir peygambersin ki, Cebrail aleyhisselam (akl-ı kül) bile sana talebelik eder. Gül senin yüzünden, gülsuyu da gülden hasıl olmuştur:

Senden eya şah-ı rusül
Eyler tederrüs akl-ı kül
Vechin terinden geldi gül
Gülden zuhur etti gülab

Efendimizin o gül yüzü, ashab-ı kiramın hayran bakışlarının bir ziyaretgahı idi. Fakat bu bahtiyar insanlar ona besledikleri derin saygıdan dolayı çoğu zaman gözlerini doyura doyura, gönüllerini kandıra kandıra onun gül yüzüne bakamazlardı. Kitaplarda böyle deniyor. Bana öyle geliyor ki o ay yüzlü güzelin etrafını saran aşıklar ona bakmaya doyamıyorlardı. Güneşi kıskandıran mübarek yüzünü bakışlarıyla inciteceklerini düşünerek ona bakmaya kıyamıyorlardı. Gözleri ve gönülleri onun gül çehresine devamlı bir açlık hissediyordu.

Efendimizin eşsiz güzelliğini anlatırken “ay yüzlü” deyişimiz, onun mah cemalini anlatan daha güzel bir ifade bulamadığımızdan dolayıdır. Yoksa onu yakından görenler, ona ay yüzlü denmesine razı olmuyorlar. Cabir b. Semüre (radıyallahu anh) mehtaplı bir gecede onun gül yüzünü seyrettiğini anlatırken diyor ki:

– O gece Kainatın efendisinin üzerinde kırmızı bir elbise vardı. Bir ona bir aya baktım. Onun mübarek yüzü aydan daha güzeldi.. (Darimî, mukaddime, 10)

Aslına bakılırsa, gördüklerini bize anlatan Cabir b. Semüre hazretleri bile o eşsiz güzelliği anlatacak tam ifadeyi bulamamış gibidir. Bir başka rivayete göre Efendimizin yüzünü merak eden biri ona:

– Resûlullah’ın yüzü kılıç gibi parlak mıydı? diye sordu. Cabir:

– Hayır, tam aksine ay ve güneş gibiydi, yuvarlaktı, cevabını verdi. (Müslim, Fezail. 109)

Ondan daha güzel birini görmediğini söylerken Ebu Hureyre hazretlerinin kullandığı ifade de dikkate şayandır:

– Sanki yüzünde güneş kayıp gidiyordu, diyor. Mübarek yüzünün öylesine aydınlık, öylesine pırıl pırıl, öylesine ışıl ışıl olduğunu söylüyor.

Varlığıyla kainatın övündüğü efendimizin mübarek yüzünün ay ve güneşten daha parlak, sözünün bal ve şekerden daha tatlı olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Hele o emsalsiz yüz devamlı zineti olan eşsiz tebessümüyle bir arada düşünülünce, güzelliğinin hiç bir şeye kıyas edilemeyeceği gün gibi aşikardır. 1744 yılında vefat eden Neccarzâde Şeyh Rıza bunu şöyle anlatıyor:

Münevverdir yüzün şems ü kamerden ya Resûlallah

Mükerremdir sözün şehd ü şekerden ya Resûlallah

Gelmiş geçmiş şairlerimizin en büyüklerinden ve Resûlullah aşıklarının köşe taşlarından biri olanFuzulî, varlıkların en güzelinin o gül yüzünü anlatma hususundaki beceriksizliğimize herhalde gülümsüyordur. Çünkü Peygamber aleyhisselam’ın gülleri kıskandıran mübarek yüzünü tam manasıyla anlatmanın imkansız olduğunu en iyi bilenlerden biri odur.

Güzeller sultanı efendimize hitaben Fuzulî diyor ki: Bahçivan gül yetiştireceğim diye boşuna zahmet çekmesin. Gül bahçesini suya verip dağıtsın. Çünkü bin tane gül bahçesini sulasa, senin mübarek yüzün gibi bir tane gül yetiştiremez:

Sûya versin bağıban gülzarı, zahmet çekmesin

Bir gül açılmaz yüzün-tek verse bin gülzare su.

Yüzyıllar boyu aşıklarımız, ona duydukları derin hasret ve özlemi dile getirmeye çalışmışlar, eşsiz yüzünü hayal edip ağlamışlar, şefaat ümidiyle gül yüzüne gönül bağlamışlardır.

Onsekizinci yüzyıl şairlerinden Lebîba, Peygamberler sultanının eşsiz yüzünü cennetteki gül bahçelerine benzeterek, o gülün hiçbir zaman solmayacağını söylemekte, ayrıca o müstesna güzelliğin Allah Teala’nın yüce kudretinin bir alameti olduğunu ifade etmektedir:

Yüzün gülzar-ı cennet gibi solmaz ya Resûlallah

Cemalin nakş-i kudrettir bulunmaz ya Resûlallah .

Beşiktaşlı Neccarzâde Şeyh Rıza, tıpkı Lebiba gibi, Efendimizin mübarek yüzünün ilahî san’atın bir nişanı ve alameti olduğuna temasla diyor ki:

Yüzündür ayet-i sun’-ı ilahî ya Resûlallah

Kaşındır ehl-i aşkın kıblegahı ya Resûlallah

Gerçekten de öyledir. Öyle olması da son derece tabiidir. Çünkü o Cenab-ı Mevla’nın sevgilisidir. Sonsuz bir güce ve kudrete sahip olan Yüce Yaratıcı da kendi sevgilisini, bu eşsiz kudretin bir ifadesi olarak en mükemmel tarzda yaratmıştır.

Merhum Mustafa Fehmi Gerçeker (ö. 1950) Hilye-i Fahr-i alem adlı eserinde, ilahî san’atın bir lütfü ve ihsanı dediği Efendimizin gül yüzünü, muhtelif beyitlerde bakınız ne güzel tasvir ediyor:

Şîrin yüzü Fahr-i enbiya’nın
Bahşayiş-i sun’udur Huda’nın

Vurmuş yüze gönlünün safası
Aşıklara can verir ziyası

Parlak yüzünün beyazı parlak
Titrerdi yüzünde nür-ı mutlak

Parlar yüzünün bu penbe rengi
Gülzar-ı zeminde yoktu dengi

Mümkün mü gören o bînazîri
Gül renginin olmasın esiri

Baktıkça bakar, dalar hayale
Gözler doyamaz o meh cemale

Açmış o güzel yüzünde güller
Geysüsuna bağlıdır gönüller

Bir kerre gören o gül’izarı
Yad etmez olurdu lalezarı

Terlerse yanaklarında terler
Şebnemlere benziyordu derler

Kıpkırmızı taze gül açılmış
Gül üstüne inciler saçılmış

Bunlar ne kadar da hoş kokardı
Yârân arasında namı vardı.

Gülmüştü zaman onun yüzünden
Canlandı cihan onun yüzünden

Parlardı her an o gül yanaklar
Gül goncasıdır güzel dudaklar

Derler ki görüpte vasf edenler
Pek cazibeliydi vech-i server

Barizdi cemalinin kemali
Yok misali görülmek ihtimali.