Aç Kurtlar Gibi

Yaşar Kandemir hocamızın 1999 Eylül ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 163 Sayfa: 024)

Açlıktan gözü dönmüş iki kurdun bir koyun sürüsüne yaklaştığını, çobanın sürünün başında bulunmadığını anlayınca iki yandan sürüye daldığını düşünelim. Bu azılı canavarların o zavallı koyunları nasıl parçalayacağını, bir iki koyunla yetinmeyip kocaman sürüyü nasıl telef edeceğini göz önüne getirelim. İnsanın içindeki mal biriktirme, makam ve mevki elde etme hırsını aç kurtların haline benzeten, hatta onlardan daha tehlikeli bulan Peygamber Efendimiz o veciz anlatımıyla meseleyi şöyle ifade etmektedir:

“Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir” (Tirmizî, Zühd 43).

Peygamberler Sultanı Efendimiz’in, bu hadîs-i şerifi ne zaman ve ne münasebetle söylediğini bilmekteyiz. Hicretin yedinci (milâdın 628.) yılında Hayber fethedilince, Allah’ın Resûlü Hayber arâzisini gaziler arasında taksim etmişti. Ashâb-ı kirâmdan varlıklı bir müslüman olan Âsım İbni Adî ile kardeşi yüz kişinin hissesini satın almışlardı. Bunu duyan Efendimiz, mal biriktirme hırsının fenalığını dile getiren bu hadîs-i şerifi söylemişti (Heysemî, Mecma‘u’z-zevâid, X, 250).

MAL BİRİKTİRME HIRSI

Varlıklı mü’min, servetini Allah yolunda harcayacağı için güzel dinimiz zengin olmayı yasaklamamış, ama mübah yollardan bile olsa aşırı mal biriktirme hırsını kötülemiştir. Çünkü mal biriktirme hırsı, ömür servetini heder eder. Kısmetten ziyadesi olmayacağı gerçeğini unutturur. Şüphesiz Allah Teâlâ herkesin rızkını takdir, taksim ve tâyin etmiştir. Herkesin yiyeceği ve içeceği bellidir. Hal böyle olunca, sınırlı ömrü Allah’ın rızâsını elde edecek şekilde kullanmak yerine, onu mirasçıların keyfi ve rahatı uğruna harcamak akıl kârı değildir. Zira insan dünyaya dünyalık biriktirmek için değil, âhiret azığı toplamak için gelmiştir. Biriktirme hırsı herkeste vardır. Akıllı insan, bu hırsı, âhiret azığı biriktirmek suretiyle tatmin eden kimsedir. Bu gerçeğe uygun hareket eden bir zâtın ışıldayan yüzüne baktığımız zaman, onun iç dünyasının ne kadar aydınlık olduğunu hemen farkederiz. Böyle bir mü’minin huzur dolu gönlü içimizi ısıtır ve aydınlatır. Mal biriktirme hırsıyla gönül dünyası altüst olmuş kimsenin yüzünde ise kaygı, endişe ve tedirginlik görürüz. Onun yanında gönlümüze kasvet basar, huzursuz ve tedirgin oluruz.

Kader diye bir şey varsa, mal biriktirme hırsı boş ve mânasızdır. Herkes bir gün mutlaka ölecek ve kazandıklarını geride bırakacaksa, mal biriktirme hırsıyla dünyaya sarılmak akıllı adamın yapacağı iş değildir.

Dünyaya dört elle sarılanlar hiçbir zaman iyi mü’min olamazlar. Dinin kendilerinden beklediği fedakârlığı ve ferâgatı gösteremez, paralarını Allah rızâsı için harcayamazlar.

Bunlardan daha beteri ise, haram yollardan zengin olanlar, başkalarının malını haksız şekilde ele geçirenler ve kazandıklarını yerli yerince sarfetmeyenlerdir. Bunların nefislerine cimrilik hâkimdir. Peygamber Efendimiz ortaya koyduğu bir hayat ölçüsünde, cimriliğin insan için felâket olduğunu şöyle belirtmiştir: “Cimrilikten sakınınız. Zira cimrilik sizden önce yaşayan insanları, birbirini boğazlamaya ve dokunulmaz haklarını çiğnemeye götürmek suretiyle perişan etmiştir” (Müslim, Birr 56). Demekki cimrilik denilen mal biriktirme hırsı, insanı, gözünü kırpmadan günah bataklığına daldırabilecek bir hastalıktır. Öyleyse mü’min kendini cimrilikten kurtarmak zorundadır. Zira Allah’ın Resûlü insanın kalbinde hem imanın hem de cimriliğin bulunamayacağını söylemiş (Nesâî, Cihâd 8), cimrilikten kendini koruması için Allah’a dua etmiştir. Yüce Rabbimiz de “Kendini nefsinin cimriliğinden koruyanlar kurtulmuştur”[Haşr sûresi (59), 9] buyurmak suretiyle cimriliğin insanın dünyasını ve âhiretini mahveden bir belâ olduğuna dikkatimizi çekmiştir.

MEVKİ HIRSI

Para kazanma hırsından daha tehlikelisi makam ve mevki hırsıdır. Üstün mevkilerde görünme ve insanlara hükmetme zevki uğrunda cimrilerin bile para harcamaktan çekinmemesi mevki hırsının baştan çıkarıcılığını ortaya koymaktadır. İnsanlara üstten bakma ve gururlanıp böbürlenme hazzının bazı kimselere ne kadar câzip geldiğini göstermektedir. Halbuki Allah Teâlâ’nın, cenneti, yeryüzünde böbürlenmeyenlere vereceğini söylemesi [Kasas sûresi (28), 83), mevki hırsının ne kadar aşağılık bir duygu olduğunu anlatmaktadır.

Abdurrahman İbni Semüre hazretleri Mekke fethi sırasında müslüman olmuş bir sahâbîdir. Bir defasında Resûl-i Ekrem’den muhtemelen vâlilik, kaymakamlık gibi bir yöneticilik istemişti. Peygamber-i Zîşân ona şöyle hitap etti:

“Abdurrahman İbni Semüre! Kimseden yöneticilik görevi isteme! Zira bu görev sen istemeden verilirse, Allah yardımcın olur. Eğer sen istediğin için verilirse, Allah’dan yardım göremezsin” (Buhârî, Ahkâm 5, 6, Müslim, İmâre 13). Bu aziz sahâbî Hz. Osman devrine kadar hiçbir idarî görev almadı. Sîstan valiliğine tayin edildikten sonra pek değerli hizmetler gördü. Afganistan’ın başşehri Kâbil gibi yerlerin İslâm hâkimiyetine girmesini sağladı. Resûlullah Efendimiz kendisine çok değer verdiği Ebû Zer el-Gıfârî’nin aynı yöndeki isteğini de olumlu karşılamadı. Ona zayıf bir insan olduğunu hatırlatarak “İki kişiye bile olsa sakın başkan olma!” buyurdu. Emaneti ehil olarak almayan ve üzerine düşeni yapmayanlar için yöneticiliğin kıyamet gününde bir rezillik ve pişmanlık olduğunu hatırlattı (Müslim, İmâret 16). Makam ve mevki elde etmenin hiç de özenilecek bir şey olmadığını belirtti.

İnsana makam ve mevkii câzip gösteren şey daha iyi yiyip içme, daha güzel giyinip kuşanma, daha lüks arabalara binme, herkesin gidemeyeceği meclislerde bulunma, konuştuğu zaman sözünü dinletme, emir verdiği zaman ‘baş üstüne’ dedirtebilme hırs ve arzusudur. Bu tür geçici imkânları bulunmaz nimet olarak gören kimseler, bitip tükenmeyen ebedî ve emsâlsiz nimetleri göremeyen zavallılardır.

Sevilip takdir edilmek güzel bir şey olmakla beraber, şan ve şöhret sahibi olmaya çalışmak tehlikelidir. Şu zât ne âlim adam, ne dindar kişi, ne zâhid müslüman, ne mütevâzi insan, ne kadar güzel konuşan bir hatip dedirtmeye, eli öpülen, duası alınan muhterem bir kişi olmaya çalışmak da bir tür makam ve mevki hırsı, korkunç bir riyâkârlıktır. İslâm büyükleri şöhret sahibi olmayı bir tür âfet saymışlardır. Bizim Veysel Karânî diye andığımız Yemenli Üveysü’l-Karanî hazretlerinin hâli konumuzun en güzel misâlidir. Resul-i Ekrem Efendimiz Hazret-i Ömer’e ve diğer sahâbîlere Üveys’i bazı özellikleriyle tanıtarak onun “tâbiîn neslinin en hayırlısı olduğunu” söylemiş, Allah katındaki üstün yerini belirtmiş, onu görürlerse duasını almalarını tavsiye buyurmuştu. Üveys Medine’ye gelince Hz. Ömer onu bulup duasını almıştı. Bu Allah adamı memleketine dönüp de Hz. Peygamber’in onun hakkındaki övgüsü herkes tarafından duyulunca, memleketini bırakıp meçhul bir diyarın yolunu tutmuş, kendisini tanımayan kimselerin arasına karışmıştı.

Biz, et ve kemikten ibaret değiliz. Bizi biz yapan, hareketlerimize yön veren duygularımızdır. Bu duygular bize, bizi imtihan etmek için verilmiştir. İslâm ahlâkının hedefi bu duyguları eğitmektir. Şayet onları eğitir, Allah’ın ve Resûlullah’ın tavsiye buyurduğu kıvâma getirirsek iyi mü’min olabiliriz. Aksi halde kötü duyguların tesiri altında kalarak dünya ve âhiretimizi perişan edebiliriz. Dünyadaki biricik hedefimizin müslümanca yaşamak ve âhiret âzığı hazırlamak olduğunu unutmamalıyız.