50 Günlük Boykot

Yaşar Kandemir hocamızın 1989 Nisan ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 038, Sayfa: 006)

“Bu, Tebük savaşı sırasında, cihaddan mazeretsiz geri kalan 3 mü’mine karşı, İslam toplumunun tecrid politikasının hikayesidir ki, her çağın mü’mini için ibretlerle doludur.” ALTINOLUK

Yıllardan hicretin dokuzuncu yılı, aylardan mübarek Receb ayı idi.

Medine’de ve diğer müslüman topraklarında büyük bir kuraklık hüküm sürüyordu.

Herkes zor durumdaydı.

Bunu haber alan Bizans kralı Herakliyüs, müslümanlara öldürücü darbeyi indirmek üzere kırk bin kişilik bir kuvvet hazırladı. Bereket müslümanlar, haberi zamanında aldılar. Bunun üzerine Hazreti Peygamber Tebük Seferi için bayrak açtı.

Daha önceleri sefer emri verdiği zaman nereye gidileceğini söylemezdi; ama bu defa herşeyi açık açık söylüyordu. Çünkü gidilecek yer uzaktı. Mevsim sıcak mı sıcaktı. Müslümanlar, kalabalık bir düşmanla karşılaşacaktı. Hazırlıklar ona göre yapılmalıydı.

Dört bir yana haber salındı. Ashâb-ı kirâm, sefer için gerekli olan herşeyi kendileri hazırlamak zorundaydı. Bir yandan amansız sıcak, öte yandan kasıp kavuran kurak vardı. Kimsenin canı, serin ağaç gölgelerinden ayrılmak istemiyordu. Üstelik hurmalar da yeni olgunlaşmıştı. Bu meyvalar birkaç gün içinde toplanmazsa, kurur giderdi.

Öte yandan münâfıklar boş durmuyordu. Müslümanları savaştan caydırmak için her oyuna başvuruyorlardı. Herakliyus’un muazzam ordusu karşısında savaşmanın intihar olacağını söyleyip duruyorlardı. Bu propagandadan bir kısım mü’minler bile etkilenmişti.

İşte bu sırada Tevbe sûresinin 38-41. âyetleri nazil oldu:

“Ey imân edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda sefere çıkın denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını âhirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünyâ hayatının faydası, âhiretin yanında pek azdır!”

Peşpeşe gelen âyetler üzerine müslümanlar hemen toparlanıp savaş hazırlığına giriştiler.

Hazreti Peygamber de zengin müslümanların, mallarını Allah yolunda harcamaya fakirleri savaş için donatmaya çağırıyordu.

Bir hayır yarışı başlamıştı. Hz. Ömer malının yarısını, Hz. Ebûbekir tamamını hibe etmişti. Kimi elindeki tek devesini getirip Hz. Peygamber’e veriyor, kimi amelelik yapıp aldığı parayı sunuyordu. Hz. Osman’ın bağışladığı 950 deve ve 100 at ile bir birlik donatılmıştı.

Ya kadınların çabaları: Bilezikler, halhallar, yüzükler, küpeler… Hepsi İslâm ordusunun donatılması içindi.

Derken ordu hazırlandı.

Otuzbin kişilik büyük bir mücâhid ordusu…

Onları herkes derin bir heyecanla uğurlarken, yedi yoksul müslüman bir köşeye çekilmiş hüngür hüngür ağlıyordu. Tarihe Bekkaûn yani ağlayanlar diye geçecek olan bu yedi kişi, maddi imkânları olmadığı için savaşa katılamayan yoksul müslümanlardı. Bunların savaş takımlarını da Hz. Osman ile Hz. Abbas bağışladı.

Öte yandan münâfıkların çoğu ise bahaneler uydurup savaşa katılmadılar.

Ancak savaşa katılmayanlar arasında dört kişi vardı ki, bunlar samimi birer müslüman oldukları halde, ihmâlkârlıkları yüzünden geri kalmışlardı. En meşhurları, tanınmış şâir Ka’b idi.

Ka’b, şimdiye kadar, Bedir dışında, Hz. Peygamber’in yanı başında bütün savaşlara katılmıştı.

Tebük seferine gitmeyen diğer sahabîler de kıymetli birer müslüman, birer Bedir gazisi idiler. Ama ne var ki, bu defa nefisleri onları mağlûb etmişti.

İslâm ordusu gidip de, geride bazı âcizlerle sadece münâfıkların kaldığını gören bu dört müslüman, derin bir üzüntüye kapıldılar. Onlardan biri olan Ebû Hayseme daha fazla dayanamadı; ordunun peşine düştüler bunu da yapamadılar.

Hz. Peygamber, bir mola sırasında Ka’b’ı sordu. Hz. Peygamberin içten içe üzüldüğü belliydi. Biri onun aleyhinde konuştu:

Fiyakalı cübbelerine, boyuna posuna baktı; savaşa katılmaktan vazgeçti, dedi. Fakat Muâz b. Cebel onu savundu ve lehinde konuştu.

Öte yandan müslümanların büyük bir kalabalıkla geldiğini öğrenen hristiyan ordusu, onların karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Müslümanlar da tekrar Medine’ye dönmek üzere yola çıktılar.

İslâm ordusunun pek yakında döneceğini haber alan Ka’b ve arkadaşları acıyla kıvranmaya başladılar.

Hz. Peygamber’e ne diyeceklerdi?

Arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacaklardı?

Ka’b bazı yalanlar düşündü. Ama bunları Allah’ın Rasûlüne nasıl söylerdi. Söylese bile ona kim inanırdı!

-Hazreti Peygamber savaştan dönünce, Mescid’de iki rekât namaz kılar, ashâbıyla oturup sohbet ederdi. Yine öyle yaptı.

Savaşa gitmeyenler, bahâneler uydurup özür diliyorlardı.

Ka’b içeri girince, Rasûlullah’ın huzuruna varıp selâm verdi. Hz. Peygamber dargın gibi duruyordu.

Niye katılmadın sefere? diye sordu. Akabe bîatında kendine verdiği sözü hatırlattı.

Ka’b derin bir vicdan azabıyla kıvranıp duruyordu:

Ya Rasûlallah, dedi. Bilirsin, istersem güzel konuşur, kendimi bağışlatabilirim. Ama şunu biliyorum ki, bugün sana yalan söylersem, Allah yalanımı ortaya çıkarır ve hiç istemediğim halde senin gazabına uğramış olurum.Yemin ederim ki, bu gazadan geri kalmak için hiçbir mazeretim yoktu.

Hz. Peygamber, onu dinledi, evet Ka’b doğru söylüyordu. Ama bu neyi değiştirirdi. Cihad imtihanında zaaf göstermişti Kab. Rasûlullah:

-Şimdi kalk, git! Senin hakkında Allah Teâlâ hükmünü verinceye kadar bekle, buyurdu.

Asıl acı da ondan sonra başladı.

Hz. Peygamber bu üç kişiye karşı boykot ilân etti. Hiçbir sahabî onlarla konuşmayacaktı.

Bunun gerçek bir felâket olduğu gün geçtikçe ortaya çıktı. Kimse onların yüzüne bakmıyor, selâm vermiyor, ağızlarını açıpta bir kelime söylemiyorlardı. Evet bir toplum içinde yaşıyorlardı. Ama gerçek bir tecrid hayatı söz konusuydu. Belki asıl zor olanı da buydu. Can-ciğer arkadaşları, birden bire başkalaşmış, onları suskunluk duvarları içine hapsetmişlerdi.

Mürâre ile Hilâl daha yaşlıydılar. Ka’b ise gençti. Yerinde duramıyordu. Ashâbın arasına karışıyor, namazdan sonra Hz. Peygamber’e yaklaşıyor, selâm veriyor, acaba selâmımı aldı mı, alacak mı, dudağı kıpırdayacak mı diye gözünün içine bakıyordu. Fakat Hz. Peygamber ona iltifat etmiyordu.

Yeryüzü Ka’b’a daraldıkça daraldı. Bir mezar gibi sıkmaya başladı. Allah’ın Rasûlü’nün, alışık oldukları iltifatından mahrum kalmak, bir selâmını alamamak, bu seçkin insanlarla konuşamamak, Allahım, ne büyük işkenceydi.

Nihayet bir gün, kendine karşı daha anlayışlı davranan Ebû Katâde’nin bahçesine gitmeye karar verdi. Zaten Ebû Katade amcasının oğluydu. Ne pahasına olursa olsun onunla konuşacaktı. Bahçeden içeri girdi:

Selâmün aleyküm, dedi. Ebû Katade selamını almadı. Ka’b, dokunsalar ağlayacaktı.

Ebû Katâde! Sen benim Allah’ı ve Rasûlü’nü cân u gönülden sevdiğimi bilmiyor musun? diye sordu.

Taşdan sadâ geliyor; Ebû Katâde’den gelmiyordu.

Aynı sözleri bir daha tekrarladı:

Sana Allah için soruyorum, ne olur cevap ver, dedi. Aynı sözü bir daha, bir daha tekrarladı. Sonunda Ebû Katâde:

Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedi.

O zaman Ka’b iyice boşandı. Hüngür hüngür ağlayarak kendini dışarı attı.

Ka’b bir gün yine Medine çarşısında dolaşırken, Şam kıptîlerinden bir tüccarın onu aramakta olduğunu gördü. Tüccar Ka’b’a bir mektup verdi. Mektup Gassan melikinden geliyordu. Melik diyordu ki:

Duydum ki, Efendiniz size karşı fenâ davranıyormuş. Allah sizi, kıymetinizi bilinmediği bir yerde bırakmasın. Yanımıza gelirsen, lâyık olduğun mevkii veririz.

Ka’b mektubu okuyunca, canı sıkıldı. “Bu da bir başka belâ”, dedi. Mektubu tandıra atıp yaktı.

Boykotun kırkıncı günüydü.

Hz.Peygamber’in elçisi Ka’b’a gelip yeni bir emir tebliğ etti:

Peygamber’in emridir: karına yaklaşmayacaksın. Ka’b şaşırdı:

Onu boşayacak mıyım?

Hayır, ondan ayrı oturacaksın!

Bunun üzerine Ka’b, karısını kayın pederinin evine gönderdi.

Hz. Peygamber’in aynı konudaki emri diğer iki sahabîye de tebliğ edildi.

Hilâl b. Ümeyye çok yaşlı bir insandı. Bu boykot onu perişan etmişti. Günlerdir ağlayıp duruyordu. Yemeden, içmeden kesilmişti. Bazan oruca niyet ediyor; iki, üç gün ara vermeden oruç tutuyordu. Orucunu açınca da, ya bir yudum su veya birazcık süt içiyordu. Onun bu halini görenler, ölmezse iyi, diyorlardı. Ka’b’ın aksine, kimse kendine birşey söylemesin diye evinden dışarı çıkmıyordu.

Yeni emir üzerine Hilâl’in karısı Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek:

Ya Rasûlallah! Hilâl çok yaşlı. Gücü, kuvveti kalmadı, kendine bakacak bir hizmetçisi de yok. Eğer yanında kalmama izin verirsen, hizmetinde bulunurum. İzin verir misin? diye sordu.

Hz. Peygamber ona sadece hizmet için izin verdi.

Nihayet boykotun ellinci günü de doldu. O gün Ka’b evinin çardağında oturuyordu. Şair gönlü yine gamlıydı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü ona dar geliyordu. Derken uzaktan, Sel dağı tarafından bir ses duydu. Biri:

Müjde, Ka’b, müjde! diye bağırıyordu.

Ka’b hemen secdeye kapandı. Çilenin bittiğini anladı. Allah’a hamd ü senâlar etti. O sırada tozu dumana katan bir atlı göründü. O da aynı müjdeyi getiriyordu. Bu müjdeye, bu müjdeciye can kurbandı. Üzerindeki elbiseyi çıkarıp bu değerli müjdesine karşılık ona giydirdi. Başka elbisesi de yoktu. Emanet bir elbise bulup giydi. Hz. Peygamber’in yanına varmak üzere yola düştü.

Hilâl ile Mürâre’ye de müjdeciler gitmişti. Bu güzel haberi alınca, her ikisi de şükür secdesine kapandılar. Allah’ın ve Rasûlü’nün affına uğramanın, müslüman kardeşleriyle yeniden kucaklaşmanın derin hazzıyla sarsıldılar. Hatta Hilâl’in secdesi o kadar uzun sürdü ki, secdede can verdiğini zannettiler. Yürüyecek dermanı kalmadığı için, bir merkebe binerek, o da Rasûlullah’a doğru yola çıktı.

Onları yolda gören müslümanlar, gelip kucaklıyor ve tevbelerinin kabul edilmesinden dolayı kendilerini tebrik ediyorlardı.

Ka’b, huzur-ı saadete girince, Hz. Peygamber’in ashâb arasında oturduğunu gördü. Selâmının alınacağını bilmenin derin seâdetiyle:

-Es-Selâmü aleyküm, dedi.

Selâmını alan Rasûlullah gözünün içine bakarak gülümsüyordu.

Hayatının bu en güzel gününü tebrik ederim, buyurdu.

Sevinç ve bahtiyarlıktan uçan Ka’b:

Yâ Rasûlallah! Bu müjde sizin tarafınızdan mı, yoksa Allah Teâlâ tarafından mıdır? diye sordu. Rasûl-i Kibriyâ’nın mübarek yüzü o anda ay parçası gibiydi. Sevindiği zaman hep böyle oturdu.

Benim tarafımdan değil, Allah tarafından, buyurdu.

O zaman Ka’b, bu eşsiz bahtiyarlığın bir şükranesi olmak üzere bütün mal varlığını Allah rızası için dağıtmak istedi. Fakat Hz. Peygamber hepsini dağıtmasına izin vermedi.

Doğru sözlü oluşları onları kurtarmış, üstelik âyet-i kerimeyle temize çıkmışlardı. Bunca çileden sonra Rasûlullah’ın ve mü’minlerin sevgisini yeniden kazanmak, ne büyük seâdetti, Allahım!..

Bu boykot, İslâm toplumunun güçlü sosyal murakabesine destansı bir örnek olarak tarihe geçti. Ondan, bugün de alınacak ibretler yok mu?